Abdurrahman Örnek yazdı…

 

“Allah, size emanetleri; (görevleri) başarabilecek olanlara vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah çok iyi işiten, çok iyi görendir.”(Nisa suresi 58). Son birkaç yıldır İslami camialarda ve STK’larda, resmi kurumların yöneticilikleri için talepler had safhada. Hem de birbirlerini, bir yığın itham ve iftiralarla ezerek. Kardeşlik hukukunu, sadece sohbetlerde ya da birbirimize dokunmadığımız alanlarda bırakarak. Müslüman sıfatı altında yöneticiliğe talip olanlar, yöneticiliğin bir tecrübe ve bir idari sanat olduğunu, hesaba katmadılar. “O yönetiyorsa, bende yönetirim” anlayışı ile yediler, ölü kardeşlerinin etini. Yöneticiliğe yönetim felsefesi ile bakmadıkları gibi, devlet mantalitesi ile de bakmadılar. Bu arada Müslümanlar nasıl bir yönetim anlayışı sergilediler? Bağlı oldukları cemaatin, STK’’nın bakış açısı ve menfaati çerçevesinde bir yönetim anlayışı. Ya özgüvenden yoksun ya da kural bilmeyen bir özgüven anlayışı ile. Devletin çıkarlarından, toplumun menfaatinden ziyade, bağlı olduğu camianın çıkarlarını gözeterek.                                           Yöneticilikte Müslümanlar, makamlarla geç yüzleştikleri için birden bire birçok imkânla karşılaştılar(para, ihale, kadın, güç, itibar v.s). Paranın fazlalığını infak, zekât sayarken, ben kazanıyorum’ a dönüştü. Kadınla konuşmak haramken, sekreterle tanışıldı, yemeğe beraber çıkıldı, sonra eşler boşandı. Sonrası malum. İhale Müslümanların hiç bilmediği bir şeydi. Hem teknik olarak, hem de  çok korktuğumuz acaba (yapılan iş Allah katında değer bulur mu) diye? Kısa sürede, bir numaralı ihale düzenleyicisi olduk. Gerisi güç ve güçle gelen her yanlışa rağmen en itibarlı kişi. Bir de Müslüman dediğimiz yöneticiler bir camianın öncüsü, lideriyse hiç eleştirilmez her yanlışı doğrudur. Ya itaat ya itaat…. Bugünkü yöneticilik anlayışımızı,  düzenlediğimiz sohbetlerle rahatlatıyoruz. Akşam sohbette, Peygamber (as)’in yöneticiliğini konuşuyoruz, sabah dairede yanından bile geçilmez. Akşam Hz.Ömer’in adaleti konuşulur, gündüz en büyük adaletsizliği yaparız. Akşam Hz. Ali’nin yönetim anlayışını konuşuruz, sabah Muaviye gibi davranırız. Bir de tersi var. Akşam dinlediklerini, okuduklarını yaşamlarına döken yöneticiler ise barınmaz barındırılmaz. Müslümanların yöneticiliklerini yeniden sorgulamaları gerek. Kendi içimizdeki adalet duygusunu, yöneticiliğimize yansıtmadığımız sürece, kendi nefsimize olan hakimiyetimizi yöneticiliğimize hakim kılmadıkça iyi bir yönetici olamayız. Bugünkü Müslüman geçinen yöneticilerimiz, kendinden olanı ve kendine geleni kendinde diriltmediği sürece, bu çelişkiler devam edecektir. Yöneticilikte asıl olması gereken Peygamber (as)’in dediği gibi “biz yöneticilik isteyen kişiyi ve ona için için arzu duyan adamı yöneticiliğe getirmeyiz.” Yine Allah’ın Resulü şöyle buyuruyor: “Her kim adaylar arasında (bilgisi, takvası ve hizmeti ile) Allah’ı daha ziyade hoşnut edecek bir kişi varken onu değil de daha aşağı seviyede olanı göreve getirecek olursa Allah’a, O’nun Peygamberine ve mü’minlere hıyanet etmiş olur.”**

Bugün maalesef yöneticilikte Yöneticiliğin manevî sorumluluğunu ve uğratabileceği ilâhî azabı idrak edemeyen ve bunun içinde onu ihtirasla arzu eden kişi görevi ile topluma hizmet götürmekten çok kendisini tatmin edeceği ve çıkarlarını düşüneceği için şu hususa dikkat etmekte fayda var. İslâm da görevi isteyene değil, liyakatli olana vermek prensibine uyulması gerek.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here