Geçen hafta İslahiye’de -uzun bir aradan sonra-görüşüp hasbihal ettiğimiz Mustafa Yıldız ile bir hafta sonra Antep’te buluşma kararı almıştık. Cuma günü Zabit Kekeç Bey arayıp Mustafa Hoca’nın o gün geleceğini söylediğinde birden telaşlandım. Telaşım Mustafa Hoca’nın gelişi değildi elbette. Mustafa hoca ile en verimli muhabbeti yapacak mekanın seçilmesi telaşıydı.

Neyseki  Zabit Kekeç Bey iftar için uygun bir yeri hemencecik ayarlamıştı. Sözleştiğimiz mekana gittiğimizde rahat bir nefes aldım. Sahiden de mekanın temizliği,huzurlu ve nezih ortamı amaçlarımıza uygundu. Reklam olsun diye adını veremeyeceğim mekan iftar boyunca servislerin seriliği, sunumların yerindeliği ve leziz yemekleri ile kendini ortaya koydu zaten.

Tam iftar saatinde geldi Mustafa Hoca. Dolayısıyla yemekle birlikte başladı hasbihal. Yemek dediğime bakmayın, Hoca her zamanki gibi çorbasını içtikten sonra kenara çekilme modundaydı. Bu durumu değerlendirerek,  biz mümkün olduğunca ona konuşma imkanı vererek azami istifade etmeye çalıştık.

10537705_10152596089806926_3206261259895000990_nİftardan sonra sıra uzunca bir süre sohbet etmek için mekan seçimine gelmişti. Ben, Adil Demirkıran, Zabit Kekeç, Bülent Bilir ve Mustafa abi  Kalealtında bulunan Ali Naccar camii önündeki çay ocağına restore edilmiş eski Antep  evleri arasından geçerek varıp oturduk. Bir tarafta muazzam kale manzarası, bir tarafta Ali Naccar camii, bir tarafta Ramazan eğlenceleri için kalealtında toplaşan kadın, çocuk, çoluk insan kalabalıkları. Kısaca cıvıl cıvıl akan bir hayatın,bir şehir akşamının tam ortasında iskemlelerimize kurulup ilk çaylarımızı söylerken sohbette başlamış oldu.

Mevzunun girişi dostluklar üzerine idi. Bizler uzun bir zamandır -tabir caizse-kaçaklar rolündeydik. Mustafa Hocadan esaslı bir fırçaya hazırdık. O ise sanki her gün görüşüyormuşuz gibi  sakin, muhabbet ve sıcakkanlılıkla konuşuyor, kardeşliğin, arkadaşlığın kadim geleneğine vurgu yapıyordu. Bu arada Mustafa abiyi tanıyan ve yıllardır görüşemeyen bir kaç arkadaş daha mazamıza teşrif ettiler. Derken mevzu kendiliğinden derin sulara evrildi.

Sorular sağlı sollu geliyordu. İlk etapta biz de şaşırdık. Yahu Mustafa abiyle daha dar bir muhabbet konsepti düşünürken birden 8-10 kişiyle paylaşmak zorunda kaldık.

İlk muhabbet konusu hepimizin canını sıkan ve Müslüman kimliğini ciddi biçimde zedeleyen IŞİD meselesiydi. Mustafa hoca işin tarihsel bir boyutunu görmek gerektiği kadar sosyo-politik ve coğrafik yönünü de görmek gerektiği kanısındaydı. Şöyle dedi; ’’IŞİD’i doğru anlayabilmek için fikri kaynaklarına bakmaktan ziyade mali kaynaklarına bakmak gerekir. Eğer siz bu ve benzer örgütlerin finansal rotalarını takip edebilirseniz, onların ne yapmak istediklerini de daha iyi anlarsınız. Şu an bu örgütün, örneğin Musul’a zaferle girerken üzerinde gösteri yaptıkları sıfır model  Toyota arazi arabalarına dikkat edin. Bunların tek başına taşınması, intikal etmesi, gemilerle bir limana getirilmesi çok basit meseleler değildir. Dört tarafı sınırlarla çevrili, izole bir bölgeye gemilerle bunca aracın, bunca silahın girebilmesi… bazı ülkelerin bunlara yardım ettiğini gösteriyor. Elbette selefilik-haricilik bağlamı da ayrı bir konudur ve bu meselenin farklı bir bağlamda konuşulması lazım.’’

Mustafa Hoca çağdaş İslami hareketlerin pek çoğunun selefilik karakterli olduğunu, hatta  –kabul etmeseler bile- kendilerini Kurani/Kurancı  olarak görenlerin de selefi bir akla ve mantaliteye sahip olduklarını ifade ederken işin ne kadar derinlerde ve bir o kadar da vahim olduğunu ifade ediyordu.

Tam da bu noktada masamıza yeni gelmiş olan bir arkadaş; ’’Üstat bütün bunların sebebi hadisler olamaz mı? Zira kesme, vurma ile ilgili ayet delil getirilemezken, bir ton uydurma hadisle kendilerine delil buluyor bu fanatik guruplar…’’ dedi. Hocanın cevabı’’hayır’’ oldu. Konuya sahabe arasında cereyan eden olayları örnek vererek anlattı: ’’Bakın Hz.Ali ile savaşan bir harici gerçeği var. Bu insanlar neredeyse argümanlarının tamamını Kurana dayandırıyorlardı. Özellikle Maide 44’e dayandırıyorlardı. Ortada hadis madis yoktu. Meşru halife Ali bunlarla tartışma ve islah için gönderdiği elçilerine bilhassa Kuran iüzerinden tartışmamalarını, zira ayetleri yanlış yorumladıklarını, yanlış mecraya çektiklerini ısrarla tavsiyede bulunmuştur. Bedevilik, vandalizm bir karekter haline gelmişse bunların önüne hangi kaynağı koyarsanız koyun bedevice bir anlayış çıkar.”

10445950_10152596089071926_3996152975333549488_nSohbetimiz koyu bir hal almıştı. Tam da bu esnada Derici Halil abi olarak tanıdığımız bir ağabeyimiz kendi  yapımı mırrayı getirerek teker teker servis ediyordu. Halil abinin mırrası ağızlarımızın tadını acılaştırırken bir arkadaş Filistin de Siyonist saldırıların devam ettiğini, ölü sayısının sürekli arttığını bahisle çaresizliğimizi gözler önüne seriyordu. Mustafa hoca, maalesef dedikten sonra Filistin meselesinin İslam ümmetinin en can yakan sorunu olduğunu ve İslam coğrafyasında kalıcı bir kardeşlik iklimi, ittihad konsepti sağlanmadan da kolay kolay çözülemeyeceğini, İsrail rejiminin de bunun farkında olduğunu ve kendi etrafında  – özellikle son 3 yılda -oluşan istikrarsızlıktan ve İslam içi savaşlardan azami bir şekilde yararlandığını belirtti. Masada oturan hemen her kes bu acı gerçeği sessizlikle kabullendi.

İkinci , üçüncü çaylar içilirken Mustafa hoca Kale Altının yeni düzenlemesi, eski Antep evelerinin restorasyonu konularına da şöyle bir geçiş yapıp mevzuyu nispeten daha keyifli bir zemine çekmeye çalıştı. Bir kaç katılan da oldu. Hatta kalenin etrafındaki mağaralar bile konuşuldu. Tarihi eserlerin görünür kılmanın şehirlere kendi öz kimliğini kazandırmada, yaşanılır kılmada ne denli önemli olduğu falan da söylendi.

Bense “Aşkınlık Dersleri”ne girmek umudundaydım. Hatta bir ara; ’’Mustafa abi şehir aşkı öldürür’’  yargınız her şehir için geçerli mi, bizatihi aşkın menbaı olan şehirler de var mı?… felan diyecek oldum. Yanımdaki arkadaş doğrudan; ’Abi Hadis olmadan Kuranı anlamak daha kolay anlaşılmaz mı?’’ deyiverdi. E, Mustafa hocanın bunu es geçmesi mümkün olmazdı. Benimki de başka bahara kalıyordu. Mustafa hocanın cevabı özetle şu idi: ’’Hadis olmadan Kuran anlaşılmaz. Neden mi? Cevap Kur’an’ın nasıl bir kitap olduğu ile ilgili. Kur’an hitabi yani konuşma diliyle nazil olan bir metindir. Doğrudan bir muhatap kişiye veya kitleye konuşur. Hitabi bir metinde anlam sadece hitabın içeriğinde tebarüz etmez. Bilakis anlama dahil olan ve anlamamı oluşturan metin dışı pek çok unsur vardır ki, bunlar genel anlamıyla ‘’bağlam’’ ı ifade eder. Örneğin konunun anlatılış nedeni,  konuşmacının kimliği, konuşmanın zamanlaması, konuşmanın muhatapları, konuşmanın mekanı, konuşmacının jest ve mimikleri, ses tonu, konuşmayı etkileyen anlık harici unsurlar gibi anlama etki eden pek çok harici unsur  söz konusudur. Dolayısı ile konuşmayı bilen ve kendisi de bağlamın bir parçası olan dinleyicinin rahatlıkla anladığı (ashab gibi-İA) bir konuşma, yazıya aktarıldığında bağlamın dışında olan okur tarafından anlaşılmayabilir.”

10550893_10152596089596926_8614536809966445122_n“Öte yandan Kur’an statik (ölü) bir metin değil, dinamik (canlı) bir metindir.Okurla interaftif bir bağ kurar. Yapısı şaşırtıcı bir şekilde insanın doğasına benzer. Nasıl ki insan, herhangi bir olay karşısında herhangi duygusal bir tepki verirken akıl yürütme, hatırlama, öngörü  vb. unsurları bir arada kullanabiliyorsa, Kur’an da bütün bu unsurları harmanlayarak tam anlamı ile insanı hedef alıyor.”

“Böylesine dinamik bir hitabi metni ölü metinleri anlama usulleriyle anlayamayız. İniş zamanının atmosferini  adeta simüle ederek (İA), canlandırarak onu görünür kılabiliriz. Elbette her hadisin sahih ve makbul olduğunu söylemiyoruz. Ama makbul ve sahih olmayan hadisin bile tarihsel sebebler ve anlamlar için kullanılabileceğini, bunun da aslında önemli bir kaynak olduğunu unutmamamız gerek.’’ diyerek  şu hususun da altını çizdi; ’’Bu gün yeryüzündeki hiçbir kaynak kitap-buna Tevrat ve incil de dahil- bir Sahihi Buhari kadar sağlam bir ravi senedine sahip değildir.’’

Doğrusu üzerinde düşünülecek bir konu.

Mustafa Hoca ile hasbihalimiz hızını yitirmeden sahura doğru eviriliyordu. Yine bir iftarı sahurla buluşturuyorduk. Aynen söylediği gibi söz sadece salt metin üzerinden  olarak tam anlaşılamazdı. Biz de bunun için kitaplarından da zaman zaman yaralandığımız Mustafa abiyi işte bunun için kanlı canlı bir muhabbet ortamında ağırlamayı seçmiştik. Hakikaten de Mustafa abi gibi insanların yazar olarak, aydın olarak ta topluma,bizlere büyük faydaları vardır. Ancak Mustafa abiden gerçekten  yararlanmak inanıyorum ki karşılıklı hasbihal ve sohbet ortamlarında çok daha anlamlı hale geliyor. Bu konuyu kendisini İslahiye’de ziyaret ederken Adil  Demirkıran ve Zabit Kekeç  kardeşlerle yolculuğuz boyunca konuşarak mutabık kalmıştık.

Teşekkürler Mustafa abi, inşallah arayı uzatmadan bu tür muhabbet ortamlarını çoğaltalım.

 

 

2 YORUMLAR

  1. İsa kardeşim öncelikle sözden yazıya geçmiş bulunduğun için mutlu oldum.Tabi ki sözün gücü önemli. Yazında da sözünün akiciligi ve muhabbetin atmosferini son derece iyi yansitmişin. Ogün neyi nasill konuştuksa o şekilde aktarmissin. Mustafa abimize sahip cikmali ve coktandir hak ettiği taninmayi ona saglamaliyiz diye düşünüyorum.Saygıyla kal….. Unutmayın ki Kayseri de calacaginiz bir kapiniz var.

  2. Hoş bir yazı olmuş.hayatın içinden ve mesaj yüklü.İsa bey yazmalısın.Bunun için Mustafa hoca ile sık sık görüşmen gerekiyor sanırım.:)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here