A, B, C, diye başlıyor okumak, Elif, be, te…

Minik adımları gibi okumaları da; sendeleyen, kendine güvensiz, dayanak arayan hallerle…

Ağır ağır, tutuna tutuna, düşe kalka alıyorlar yollarını.

Gözleri gözlerinde öğreticilerin;

En ufak bir sert bakış, bütün heveslerini kırmaya,

En küçük avutan hitap, kendilerine gelmelerine yetiyor.

Ne çok kırılganlar, ne çok heyecanlı, ne çok her şeyden…

 

Böyle başlamıştı hayatları, böyle de devam ediyorlar okulun ilk sıralarında.

Böyle de devam edecekler hayatın geri kalanında;

Heyecanlı, emekleyen, kırılgan…

Kendilerine biçilen elbisenin içine sığmaya çalışacak minik yürekleri, bedenleri…

Kimisi doktor, kimisi hâkim, kimisi avukat anne babalarının gözünde. Oysa onlar, en çok çocuk olmanın hevesindeler, en çok kendi olamamalarının burukluğundalar.

Olunamamış hevesler, onların yakasını bırakmayacak daha o yaşlardan itibaren. Olamamış ebeveynler; onlar üzerinde olmaya çalışacak, tatmin olamamış buruk yanlarını onların tertemiz istikballerinde tatmin edecekler, erecekler, doyacaklar…

Kendilerinin olacak tek şeyleri; dizlerindeki yaralar, gözlerindeki yaşlar olacak bir ömür boyu. Görünür yerlerindeki yaraları sorulduğunda;

“ bu yara uzun hikâye” deyip, kısa cümlelerle özetleyecekler kısa çocukluklarını. Bahtlarındaki yaraları ise ancak içerinden görülen buruk tebessümlerle geçiştirecekler;

– yara işte, çocukluk işte…

Başkalarına parmak uçlarıyla gösterilip, başına “benim” sıfatı eklenecek bir ömür. Kocaman olunacak hayatta. Hiç bir yere sığmayan anne baba hevesleri, onların ömürlerini zaptedecek ve yaşamlarını, birilerinin olmak istedikleriyle sürdürmek zorunda kalacaklar.

İçlerine yatmasa da, büyüklerin bilen yüzlerine güvenip, sığınıp, akıllarına yatırmaya çalışacaklar yüreklerine sığmayanı.

Diploma; duvarları, gururları ve cümleleri süslerken, yüreğe hep yabancı kalacak.

Ve böyle,  düşe kalka yaşanıp gidecek hayat; emekleyerek, yürüyerek, koşarak…

Kendilerine öğretilen istikballerin müsrifi olacak ömürleri. Yaşayanı değil ama yaşlananı olacaklar…

Çizilmiş istikballerinin sonunda ellerine geçen diplomalar, son olarak mezar taşlarına asılacak; “emekli” ve “eski” sıfatıyla kazınacak isimlerinin başına.

Ötesi…

Öteye gitmeyecek diplomalara verilen ömürler; sadece orada kalacak, duracak, bitecek…

Dünyanın sadakası olacak ömürler ama ahirin sadakayı cariyesi olamayacak…

En kötü öğrenmek; kötü ve yanlış öğrenmek olsa gerek.

Onlara ilk olarak öğretilmesi gereken hep eksik öğretilecek.

Sadece “oku!” denilecek…

Eklenmeyecek; Rabbin adıyla oku! diye

“Oku oğul…

Oku ve göster gününü tüm akrabaya, çevreye, gelmişime, geçmişime… Benim olamadığım ol! Etrafa cakasını satacağım mevki ol! Çok para kazanan ol! Ben yaşayamadım sen benim yaşayamadığım ol!”

Ama denilmeyecek;

“ Sadece doktor, sadece avukat, sadece hakim değil; adem ol, arif ol, eren ol!”

Her şeyin Müslümancası bir istikbal olarak gösterilmeyecek.

Müslüman bir insanın, sadece doktordan daha önemli olduğu, ideal ve isteklerin olmazsa olmaz sıfatının “Müslümanca” olduğu, körpe yüreklerine kazınmayacak.

Oysa tüketilmiş ömürleri çoğaltan yegâne şeydir; istikbale ısmarlanmış düşler.

Yetişen evlatlar ellerinden, kendi heveslerinden kaçıp gidecek diye korkulara salacaklar zihinlerini.

Oysa üzerimize atılan son toprağın ardından gelecek süsler döşenmeli, gerilerde bırakacağımız evlat sermayelerle.

Oysa hayatın önceden yaşayanları olarak, dünyanın oyun ve eğlenceden olduğu, gerçek saadetin hakkın nazarındaki notlar, puan ve mevkiler olduğu anlatılmalıydı. Aynada düzeltilen bakışlar gibi yaşamların da düzeltilmesi gerektiği, naif bir dokunuşla işlenmeliydi körpe yüreklere…

– En güzel resmi Allah çeker oğul! Yaşantına dikkat et ki, güzel çıkasın!

Kaç alırsa alsın sınavlardan. Asıl sınavın ne olduğu öğretilmeliydi.

İdeallerinin alın çatlarına bu büyük bir hünerle asılmalıydı.

Görmüyorduk hiç;  doktor ve avukat çoğalırken, maddi yaralarımıza değen eller artarken; manevi hastalıklarımız artıyordu.

İlim adamlarımız çoğalırken, hâl ehli olanlarımız tükeniyor, okullar, üniversiteler bol sıfatlı şeyler yetiştirirken, tek sıfatlı olan ama hem dünya hem de ahiret kurtaracak yürek üniversitelerinden mahrum kalıyordu.

Gösterilip yönlendirilecek idealleri, önce biz öğrenip onlara göstermeliydik;

– Sen âlim ol!

– Sen ilmiyle amel edip insanların hidayetine vesile olacak ermiş ol!

– Sen ocak ol oğul; sende pişsin tüm hamlar!

En çok da, makamın sıfatı anlatılmalıydı onlara; Müslümanca yaşayan Mühendis, Müslümanca yaşayan Hemşire…

Daha küçükler, anlamazlar mı dediniz?

Anlarlar, anlarlar.

Bizim anlamadığımıza bakmayın; onlar bizden de iyi anlarlar…

*Küçük bir not: İlk baskısı kısa süre de tükenen YAZININ ŞAHİTLİĞİ isimli kitabımız, raflarda ki yerini aldı. Yüreklerinize şahitlik etmeyi bekliyor..
26.09.2013