Seçimler bitti ve beklenenin ötesinde bir oy oranı ile , belki de kendisinden bekleneni vermesi koşuluyla Ak parti yeniden hükümeti tek başına devraldı. Daha önceki sıkıntılı döneme bakınca herkeste bir rahatlama olduğu kesin ancak bunun fazla devam etmemesi de yine bu sonucun bir parçası.  Yani Ak partinin düşüşe geçti iddialarının ortadan kalkması rakamsal olarak mümkün gözükmese de , “kendisinden beklenen” şeyleri yapmadığında veya gevşek davrandığında bunun hızla olabileceği de Türkiye seçmeninin verdiği mesajdan anlaşılıyor. Hasılı yukardakiler aşağıdakiler kadar güvende değildir sözünü hatırlamakta fayda var…

Hala seçim sonuçları üzerinden keyif modundan çıkamamışları bir kenara koyarsak bu dönem içinde bazı ciddi değişikliklerin ülke geneline yaygınlaştırılması gerekiyor (inşallah). Özellikle yeni anayasa mevzuu herşeyin ötesinde. Bu bir kurtuluş reçetesi değil elbette. Ya da hayatımızı yeni anayasa denen henüz sınırları konmamış bir metnin inisiyatifine de bırakmış değiliz. Ancak hali hazırda hukuktan eğitime birçok alanda arıza çıkartan bir sistemin en önemli sacayağının bu ülkede yaşayan her vatandaşın hayrına olabilecek şekilde değiştirilmesi , ancak ve ancak sevinmemize sebep olur.  İnsanların yoldan geçerken onlara engel olan şeyi kaldırmanın imandan bir parça olarak sayıldığı bir dinin mensubu olarak, hayatları kolaylaştıran en azından zulüm üretmeyen ya da bunu en aza indiren bir sistem elbette bir beklenti olarak zihnimizdeki yerini alacaktır. Yoksa hayatımızın ipleri anayasaya değil elbette Yaradanın bize çizdiği yol haritasına bağlanmakla mümkündür. Dünya gelip geçer , amma kalıcı olan ahiret yurdudur ve davranışlarımızı , bakışaçımızı da aslen bu belirler…

Burdan hareketle sık sık dile getirdiğimiz bir konuyu tekrar hatırlatayım. Arka arkaya gelen açıklamalar sonucunda anlaşılmıştır ki bu şehirleşme ve bu yüksek yapılaşma artık “istenilen” bir “şey” değil ! Davutoğlu’nun en son şehirleri katletmeyin manasındaki açıklaması da inşallah kulaklara küpe olmuştur diye inanmak istiyorum.

Gaziantep maalesef bu konuda kötü bir sınav veriyor. Şehrin en düşük katlı yapılanmış bölgelerinde   koca koca “gökkatledenler” dikiliyor. Bütün bunlar Cumhurbaşkanının, Başbakanın “yatay mimari” diye üzerine basa basa açıklamalar yaptığı dönemde yaşanıyor maalesef.

Havayı bölen, göğü görmemizi engelleyen ve dahi İstanbul’da yapılanların ciddi anlamda sıcaklığı etkilediği belirtilen bu yüksek binaların yapılması , beraberinde gelen betonlaşma ve tarihi dokunun ortadan kalkması mantığına devam edilmesi gelecekte geri dönülmeyecek bir kötülük olarak karşımızda duruyor. Ben hep Çernobili hatırlarım. İçerisinde koca koca binaların bulunduğu ancak nükleer felaket dolayısıyla terkedilmiş o şehri. Açın internetten bakın bakalım onca yüksek yapının dikildiği o şehir neye benziyor artık ? Bundan yüzlerce yıl önce yapılmış tarihi mekanlara sadece baktığımızda hissettiğimiz şeyler, zorunlu kalarak dahi yapılmış olsa bile apartman ve yüksek binalarda bundan 50 yıl sonra bile hissedilmeyecek. Çünkü bir ruh katılarak inşa edilebilecek şeyler değildir yüksek binalar !

Bu vesileyle yazıya başlık olan bizim ufaklığın tepkisini de belirteyim. Bir hafta sonu İstanbul’a gittiğimizde Üsküdar’dan karşıya bakarken ” bak oğlum dikmişler bunları ne kadar kötü olmuş” demem üzerine ” daha dili doğru dürüst açılmamış yavrunun , oyun oynarken üstüste dizdiği halkaları yanlış yerleştirdiğinde verdiği tepkiyi , boğazın diğer yakasını esir almış gökkatledenler için verdiğine şahit oldum elhamdülillah ! Ommaamıııış… !

Evet olmamış,olmuyor , tabii ki olmayacak. Yarın öbür gün Gaziantep semalarında da birer ucube, birer isyan, birer gösteriş, birer gök katleden olarak bu binalara bakarak  olmamış dememek için , bir an evvel birşeyler yapılması gerekiyor. Şehrin etrafını kafes gibi örmeye niyetli bu yapılaşmaya en başta belediyeler karşı durmalı ancak görünüşe bakılırsa Yeşilvadiyle başlayan furya şimdilerde Seyrantepe bölgesinde de kendini gösteriyor. Şehrin tüm giriş noktalarında bir tuhaf gökkatleden inşası öylece sarıyor etrafımızı ! Sanki şehre değil de bir kafese girmemiz gerekiyormuş gibi !

Son sözler yerine Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun konuşmalarından bazı örnekler verelim. Hasılı sonuç alabilmek ümidiyle…

“3-5 lira kazanacağız diye bu dere yataklarıyla oynamayalım. Şimdi çocuklar çocukluğunu yaşayabiliyor mu? Yaşayamıyor. Beton zeminler üzerinde çocuklara hayat inşa ediyoruz. Halbuki onlara toprak zemin hazırlamamız lazım. Ben yüksek bina inşa etmeyi doğru bulmuyorum. Yüksek binalar inşa etmekle insanları topraktan uzaklaştırıyoruz. Bizim mimarimizde bu yok.”  Recep Tayyip  Erdoğan

“Kadim karakterin modernite ile yüzleştiği yerde yıkıcı olmayan, darbe vurmayan modern mimariyi kabul edeceğiz. Ama kadim tarih birikimimize bir tehlike teşkil ettiğinde ona karşı duracağız. Dikey mimariyi değil, yatay mimariyi kadim şehirlerimizde* egemen kılacağız ve küreselleşme anlamında da bütün şehirlerimizi, kadimi koruyan modernite birikimini kullanan küresel şehirler haline getireceğiz.”

“Bizim dönemimizde Rabbimizin bu topraklara lütfettiği güzelliği, çevre güzelliğini rencide edecek ya da ecdadımızın bize emanet ettiği tarihi eserleri gölgede bırakacak tek bir belediye uygulamasını görmek istemiyoruz. Biz odağında insan olan, insana hizmeti esas alan bir siyasetin temsilcisiyiz.  Temel önceliğimiz bundan sonra da insana, insanımıza hizmet etmek olacaktır. ”  Ahmet Davutoğlu

Daha ne diyelim, Allah kolaylıklar versin şimdiden …


*  Kadim demişken İsmail Kılıçarslan ağabey’in üslubuyla soralım  “Gaziantep dünyanın en eski yerleşim yeriydi değil mi hacım ?”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here