1

Osman Abi evini taşıyacak. Parmaklarının sonraki beşini de sayıp diğerine tekrar geçti ve “11” dedi sigarasından derin bir nefes çekerek. “Bu on birinci ev olacak.”

“Allah kerim” diye de devam etti. Ona TOKİ’deki evlerden bahsettim. Herkes almıştı, bir evle başlayıp birkaç taneyle devam etmişlerdi hem de. Gözümün içine baktı dikkatlice,” Biz yeni yaptırdığımız evi niye satmıştık!” dedi.

Evet, şehrin kenar mahallelerinden birinde, hem de gösterişli bir ev yaptırıp, hatta dış cephesini de eski sevdası Fenerbahçe renkleriyle boyattığı evini gözünün yaşına bakmadan satmıştı. İçinde yeterince biriktirdiği yenilgilerden biri olarak gördüğü “kredi” çekerek yaptırdığı evi satarak, yüreğindeki ağırlıktan bir nevi kurtulmuştu. Hafifleyen yüreğinin gözü artık fetvalarda değil, elbette takvalardaydı.

İnsan böyleydi zaten. Yanlışlarla çevrilmiş yaşamına yeni hatalar eklemekte oldukça bonkör davranırken; bir gün yeni başlangıçlarla, Rahman izniyle yeniden doğuşa attığında adımlarını, senelerce üşenmeden yüreğinde ve bedeninde biriktirdiği tüm ağırlıklardan birden bire kurtulmak isterdi. Hem de bir silkinişte.

 

Hırslı bir adamdı Osman Abi. Sinirli aynı zamanda. Ama gerek hatalarla dolu yaşamında, gerekse bu hatalarından döndüğü zamanlarda da şu ayeti onda tastamam görürdüm. “…dininizin şahsiyetli temsilcileri olun!” Düğün halaylarının vazgeçilmez oynayıcısı, okey taşlarının usta dördüncüsü olduğu zamanlarda da dilinden doğrudan başka kelam dökülmemiş, tüm bunlardan vazgeçip aslına döndüğünde, masumluğunu yeniden kazandığında yüreği, hatme halkalarında diz büktüğü zamanlarda, vakıf yöneticiliği bile yapacak konumlara geldiğinde de bu tabir çok güzel uyardı ona. Yaşadığı hal ne olursa olsun, yaptığı işin adı ne olursa olsun onu hep dört dörtlük yapmış ve  yalan dilinin semtlerine asla uğramamıştı.

Hayatının her döneminde kendine dönecek, özüne dönecek ve istediği, özlediği yaşama yeniden başlayacak başlangıçlar aramıştı. Askerlik, evlilik, çocuklarının doğuşu, kandil geceleri bu duraklardan bir kaçıydı. Kandil gecelerinin sabahına ulaşan zamanlarında, kendine verdiği sözleri yeniden bozmanın utancıyla yeni bir başlamaya bırakırdı kendini.

 

O da ömrünün kırkına yaklaştığı bir zaman diliminde, tıpkı Ömer gibi dimağında saklı kalıp bir türlü dışına atamadığı ağırlıkları  “la” kılıcıyla kesip atmıştı. Bir vuruşta yere sermişti onca senenin günahlarını.

 

Başına buyruk, içine sığmayan, uzlaşmasız yapısı onu çoktandır içinin rebezelerine hicret ettirmişti zaten. Dışarılardaki tüm yapmacıklar, menfaatin adaletin önüne geçtiği tüm sahneler, insan kıymetinin ve vefanın kalmadığı âlemlerden çoktan içine, o kimselerin giremediği kalesine göç etmişti.

Dışarıdaki hiç bir şey yüreğinin elinden tutamamış, bulduğu hiç bir arayış aradıklarına cevap verememişti. Büyük bir boşluğun içindeydi uzun zamanlar. Renkler, sesler, zevkler onun bu boşluğuna bir anlam katamamış, kocaman dünyanın dar bir odasına, içine, yüreğine sığınmıştı uzun zamandır. Kapısını açmaktan korkan halleriyle…

 

İnsanın içindeki çukurdan çıkmasına vesile olacak güzel bir vasfı illaki vardır. Her insanın kendine özgü günahı olduğu gibi, kendine özgü güzel hasletleri de. İşte bu güzel abininki de eminim bu vasfıydı. O Ömer’in adaletini, doğruluktan şaşmayan dilini yaşadı her halinde. Bu vasıfta onu aslına, Osman’ca bir yaşama kavuşturdu daha sonra.

 

Onun dilinden şöyle dinlemiştim bunun hikâyesini:

“Söz vermiştim bir arkadaşa. Ertesi gün buluşacaktık. Unuttum. Verdiğim sözü unuttun ben!  İşte bu benim için bir dönüm noktası oldu.” Ona kendini, sözünü unutturan bu halini önce kendi içinde yerden yere vurmuş ve yine kendi tabiriyle “kalitemi düşürüyor” dediği bu eski haline bir daha asla geri dönmemişti.

Yıllardır her türlü sıkıntı ve dertlerinden sığınıp huzur aradığı günahları sırtından atınca, onların ağırlığından kurtulunca, inşirahın tadını alınca ciğerleri, Rahmanın kabul ettiği tövbelerin sıcaklığı dokununca tüm bedenine artık yerlerine dökülmüş günahları tüm gücüyle çiğnemek isterdi sanki her haliyle.

İsmi her ne kadar Osman olsa da ben zaten hep Hz Ömer’i görürdüm onda. Keskin sözleri, uzlaşmasız halleri, bakışlarından dökülen siniriyle… Ve yine tıpkı Ömer gibi olmuştu dönüşü de. Yıkılmaz, sarsılmaz sanılan o sert görüntüsü yürekten bir Tövbe-i Nasuh ile yerle bir olduğunda, dışının tüm sıvaları döküldüğünde yani, tüm kabukları kırıldığında, o isminde, o içinde, o geçen ömründe saklı kalmış bir Osman meydana çıkmış ve bundan sonraki hayatında yaşamının her anında gözlerinden dökülmüştü.

 

Onu ilk gördüğümde bunların zerresinin olacağına ihtimal bile veremezdim oysa. Sert mizacı, küfürlü dili, çatık bakışları içinin tüm yufkalığını gizlemekte yeterince ustaydı çünkü. Bir halı saha maçında karşı karşıya gelmiş, onun bira kokan nefesini almış ve “bunu buraya kim getirdi!” gibi bir cümle bile kurmuş olan ben, onu tanıdıkça, hayat hikâyesini dinledikçe, yaşamındaki değişikliklere şahit oldukça, içimde ona karşı kurduğum tüm cümlelerden utanacak ve onu asr-ı saadetin o mübarek insanlarının arasına hiç çekinmeden koyabilecek konuma gelecektim. Adı Osman’dı.  Dışı Ömer, içi de gerçekten Osman olan bir Osman.

Celalli, siniri belli, sert ses tonlu bir yüreğin gözlüklerinin camını çatlatırcasına ağlayışını siz hiç gördünüz mü?

Birazdan gürleyip, patlamaya hazır bir bomba tadındaki gövdenin, bir ayet sesi, bir kıssa nidası, yaşlı bir anne hissesi, fakir bir çocuk görüntüsüne bakışla bile yerle bir olduğunu siz hiç gördünüz mü?

İşte bu adam, işte bu abi, işte bu yüreğin içinde; açık bıraktığı bir bakışlık göz aralığında ben onun bu sert kabuğunun içindeki Osman’da, o abid, züht ehli, hayâ timsali Hz Osman bükülüşünü gördüm ağabeyler.

Bir insanın yeniden inşa oluşunu, yeterince pişmanlık biriktirmiş bir yüreğin küllerinden yeniden doğuşunu ben onda izledim.

 

Senelerin üzerinde biriktirdiği kaza namazlarını bile her yeni vakitte nasıl da gerilerden alıp önüne koyduğunu, sımsıkı, eğilmez ve bükülmez bir gövdenin secdelerde nasıl da kendinden geçtiğini, farzlarla yetinmeyen yüreğin gece yarısı virtlerinde nasıl iki büklüm olduğunu ben onda gördüm.

 

Küfürlü kelimelerin hiç eksik olmadığı bir dilden Ebu Zer kıssasını, Kâbe duvarlarına omuz vermiş, kendini tutamayıp cezbelere gelmiş, yalın ayaklı Ebu Zer kıssasını ben o dilden duydum. Hem de Ebu Zer’in yerine geçmiş, darbeleri kendi bedenine almışçasına.

 

Ömrünü kıraathane işçiliğinde, düğün ve halaylarda geçirmiş birinin Kâbe yollarına yalın ayakla, kara yoluyla hem de; tıpkı Resulü Kibriya usulünce, çileli hem de, ağlaya ağlaya gidişini, Kâbe duvarlarına ellerini sürüp, yüzlerini sürüp, beytin sahibine “ben geldim Allah’ım, kendimi getirdim, ziyan olmuş yanlarımı getirdim huzuruna. Elimden tuttun, beni bırakmadın, sevdin, ben de sana kendimi getirdim.” deyip boynunu Hicri İsmail’e koyuşunu ben gördüm.

Ben ondaki bu gelişimi, bir insanın nerelerden nerelere geleceğini bizzat gördüm.  Ne de olsa hayat, her şeyin içinde yaşanarak öğrenileceği geniş bir mekândı.

Onu elli yaşında doğuran anasına günün birinde hiç tanımadığı bir kişinin “bu çocuk iyi bir insan olacak” sözünün, onu o yaşında yeniden buluşunu gördüm.

 

Geçenlerde oturuyorduk bir yerde. İleriden bir ses geldi kulağımıza. Dikkatlice baktığımızda yolun kenarına oturmuş ve elini kulağına koyup uzun hava çeken, “beni ellere düşürdün, yazımı kışa çevirdin, karlar yağdı başa leyla” türküsünü yanık sesiyle söyleyen birini görmüştük. Konuşmamızı yarıda kesip türküyü dinledik. Osman Abi ayağa kalktı, onu yanımıza çağırdı, adını sordu, “nerelisin hemşerim?” dedi. Adamı dinledi, elini cebine atıp cebindeki rakamı en yüksek olan parayı verdi ve şöyle dedi ona; “Bu para senin sıkıntını giderir, bunu al ve kimseden para isteme.”  Adam gözlerine baktı Osman abinin, sonra  yere baktı ve sessizce oradan uzaklaştı.

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here