Osman Toprak, `Dil ve İmkân` kitabını ve Türk dilinin serüvenini, gelişimini yorumladı.

Dil, insanın iletişiminde olduğu kadar kültür ve medeniyet hayatında da son derece mühim ve etkin bir görevdedir. Dilin düşüncenin evi olması, bütün bir medeniyet hayatımızın da evi olduğu anlamına gelir. Elbette, Batılı ilim ve fikir adamlarının düşünceleri üzerine bir dil ve kültür hayatı inşa edilebilir. Ancak, onların düşüncelerinin bizim hayatımıza uyumu, bizi ifade etmesi her zaman sorgulanması, düşünülmesi ve konuşulması gereken bir husustur. Dil’i varlık duyuşunun en temel ifade biçimi olarak gören Osman Toprak’ın Dil ve İmkân (Profil Yayıncılık) kitabı deneme üslûbuyla dil ve düşünce üzerine yazılan yazılardan oluşmakta. Toprak’la kitabını konuştuk.

Dil, kelimeler, kültürel hafıza konularına değgin yazılarınızdan bir bölümü Dil ve İmkân adıyla kitap düzleminde okurla buluştu. Sizi dil’le dilin imkânlarıyla düşünmeye ve yol almaya iten nedenleri sorarak başlayalım istiyorum. Sizi dil tutkunu yapan nedir? Sizi dil odaklı yazılar yazmaya yayımlamaya yönelten olgular nelerdir?

Dil sevgisi akademik bir sevgi değildir. Yunus Emre ilahileriyle, halk şiiri okumalarıyla başlayan, geçen çocukluk ve gençlik döneminin ardından, üniversitede bütün bir Türk edebiyatıyla buluşma bu ilgiyi ortaya çıkarmıştır. Mustafa Sinan Kaçalin hocamız başta olmak üzere Türk dili konusunda bilgili ve değerli hocalarımızın dersleri bu ilgiyi bir tutkuya çevirmiştir. Edebiyatın ve dilin her geçen gün kendini yenilemesi, edebiyat dergilerindeki güzel örnekler meselenin güncel yanını ihmal etmemeyi bana öğretmiştir. Başından beri takip ettiğim Kırklar dergisine, İbrahim Tenekeci ağabeyin teşvikiyle 9. sayıdan itibaren yazılarımla katılmam, okumalarımı hiç bırakmadan yazılarımla da bu alana bir katkı sağlayabilirim fikrini bende uyandırmıştır.

Ayrıca, düşünce de, edebiyat da, kültür de, din de, hikmet de, hakikat de başka hangi yolla kendini en güzel biçimde ifade edebiliyor ki!

Dil konusunda yazılar yayımlama kararı alırken belirlediğiniz ilkeler nelerdi? Bu ilkelerden ödün verdiğiniz oldu mu?

Şimdi genel ve geçer bir kaide var; iyi, güzel ve doğru. Dil için de bunu ilke ve ölçü alabiliriz. Yazılarım bir sanat metni ortaya koymaktan çok dille meydana getirilmiş, getirilen sanat, edebiyat, kültür metinlerini anlamaya, kavramaya, incelemeye yöneliktir. Türkçe’nin bünyesine, tarihine, bugününe uyan, dili ve düşünceyi yaralamayan, tahrip etmeyen her ilke ve ölçü benim yazılarımın da başlıca düsturudur. Resmî bir ölçü olarak Türk Dil Kurumunun yayınlarını, ilkelerini, kurallarını benimsiyorum. Bunun yanında, yaşayan güçlü kültür çevrelerinin, yayınlarının kurallarının da daima bana bir fikir vermesini önemsiyorum.

Düşünme ve dil arasındaki ilişkiler sorunu hakkında neler söylersiniz?

Varlık mertebelerinde canlılar içinde üstün yaratılan tür insandır. Şayet Allah’ın yaratılış kanunu ölçü almaz ve benimsemezseniz insanların düşünme, konuşma yetileri hakkında hiçbir şey söyleyemezsiniz. Hatta belki de aradan geçen milyarlarca yıla rağmen yine insanlık hâlâ anlaşılmaz birtakım sesler çıkarıyor bile olabilir.

Her dil, her kültür, her millet kendi düşünce ve dil evrenini birlikte ve bir arada kurar. Dünyaya, kainata, hayata getirilen yorumlar bir milletin varlık duyuşunu belirler. Sanat, bu varlık duyuşunun bir yansımasıdır. Edebiyat ve bilhassa şiir de düşünme ve dil arasındaki kuvvetli rabıtanın bir tezahürüdür. Düşünce hayatımıza yön veren isimlerin, Namık Kemal’den, Ziya Paşaya, Mehmed Âkif’ten Necip Fazıl’a, Sezai Karakoç’tan İsmet Özel’e pek çok ismin ortak vasfı şair olmalarıdır. Şiir de, düşünce de gönülden gelir. Dilden bağımsız bir düşünme, düşünceden bağımsız bir dil bulmak mümkün değildir.

Dil üzerine düşüncelerini önemsediğiniz ve etkilendiğiniz isimler kimler?

Batı’daki düşünürler ve düşünceler çoğunlukla kuram etrafında gelişiyor. Batı’dan yapılan tercümeleri, alıntıları büyük bir heyecanla karşılıyoruz. Oysa bizim hayatımızda çok daha esaslı, dille, düşünceyle, sanatla ve dinle irtibatlı fikirler, görüşler vardır. Dili, insandan, tarihten, milletten bağımsız olarak ele alan kuramlara hiç sıcak bakmıyorum. Dücane Cündioğlu’ndan, İsmet Özel’e, Mehmet Kaplan’dan, Nurettin Topçu’ya, İhsan Fazlıoğlu’ndan Hilmi Ziya Ülken’e pek çok isim bizi anlamak, anlatmak için yeterlidir, önemlidir. Sadece dil üzerine düşünceleri alarak bir noktaya varamayız, bu düşüncelerin edebiyat ve sanat metinleriyle desteklenmesi gerekir.

Biraz da dilimizi konuşalım; geçmişten bugüne nasıl bir yol izledi Türkçe, sizin gözleminizle?

Tarafsız gözle bakmak diye herkesin pek bayıldığı bir deyim vardır. Aslında göz baktığı her şeyde ve her yerde taraftır. Türkçe’yi bir millet ve medeniyet seviyesine yükselten unsur Arapça ve Farsça’dır. Yıllardır Çinle ve Çince’yle komşu olan Türkçe niçin onların kültür dairesine girmemiştir? Kutadgu Bilig’le başlayan Türkçe’nin Müslümanlaşması, İslâm’ın kültür ve dil alanında Türkçe’nin eli ve ayağı olması son derece önemlidir. Divan şiiri, hem Türkçe’nin hem de İslâm’ın şiiridir. Divan şiirinin dışlanması sadece Arapça ve Farsça kelimelerin dışlanması demek değildir, bu şiirle kurulan kültür dairesinin reddedilmesidir aynı zamanda. Yeni dönemde başlayan, sadeleşme evresi, şayet Nurullah Ataç’ı ve ona dayanarak bu akımı yorumlayan İsmet Özel’i ölçü alırsanız, Türkçe’nin bütünüyle İslâm’dan arınarak Latin ve Yunan düşünce, kültür, yaşayış dairesine sokulma hamlesidir. Elbette, bu hamle beklenilen(!) neticeyi vermemiştir. Zira, şairlerimiz düşüncemizi de, dilimizi de yeniden ve milletimizin ruhuna sadık kalarak yükseltmeyi bilmiştir. Yıkıcı sürecin en az hasarla atlatıldığını söyleyebiliriz. Diğer yandan, bütünüyle bu evrenin olumsuz tarafları olduğunu söylemek haksızlık olur. Bugün, Türkçe’nin bünyesine uyan pek çok yeni kelime bu yolla türetilmiştir. Nurettin Topçu üstadımız bu meselede, bir itidal tavsiye etmektedir, ben de bu tavsiyeye uyuyorum. Yunus Emre’nin dili, Fuzûli’nin, Namık Kemal’in, İsmet Özel’in, Süleyman Çobanoğlu’nun, İbrahim Tenekeci’nin dili hepsi bu toprağın dilidir.

Türkiye’de dil ve din tartışmaları çoğu zaman birlikte gündeme geliyor. Türk Dili Dergisi’nde Mart-Nisan 2004) Ali Dündar, Türkçenin gücünü anlatırken H. G. Greenberg`in bir sözünü anıyor “Türkçe, gerçek bir doğa ve matematik dilidir. Türkler Müslümanlığa bulaşmasalardı, Türk dilinin gücüne hiçbir dil ulaşamazdı.” Türkçe ve İslam etkileşimi hakkında dile getirilen bu tür yaklaşımların değeri nedir?

Greenberg tamamen haklıdır. Bunun aksi ve bugün için de başka bir tezahürü düşünülemez. Türkçe Arapça’ya değil, Kur’an’a, Fasça’ya değil, Hafız’a, Mevlâna’ya yaslanan bir dildir. Türkçe’nin bin yıllar içinde en güzel kelimelerini teşkil eden, ebedî, eser, ecir, ücret, ecel, ihvan, ahir, ezan, müezzin, eza, eziyet, arz, esas, eser, ufuk, telif, müellif, ümmet, emir, emniyet vs. gibi binlerce kelime doğrudan Kur’an’dan alınmıştır. Kur’an’a bağlı olmak için ne Arapça konuşmak, ne de Arapça yazmak şarttır. Bizler, dilimiz tarihin her döneminde Türkçe olduğu halde, Kur’an’la irtibatı en kuvvetli millet olmuşuzdur.

Kuşkusuz bu tartışmalar da 1930`lu yıllardaki tarih ve dil çalışmalarının özel bir yeri var. Bu çalışmalardan geriye ne kaldı?

Pek çok hatıra. Bunu zaman içinde milletimiz çok daha iyi takdir edecektir. Elbette, dil konusunda bir hassasiyetin gelişmesi, oluşması tabiidir. Ancak bunu bir maceraya değil de mecraya dönüştürselerdi daha verimli ve başarılı sonuçlar elde edilir, dil de, millet de rahat bir tarihî seyir takip etme imkânı bulurdu. O dönemde hazırlanan “Osmanlıcadan Türkçeye Karşılıklar Kılavuzu” adlı bir çalışma vardır. Bu kılavuzda, Umur-ı Nafia için Bayındırlık İşleri; Adliye Vekaleti için Tüze Bakanlığı ifadeleri öneriliyor. Bugün Bayındırlık Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı diyoruz. Yani, milletin bünyesine, tarihine, aslına, özüne uyanlar yaşamış diğerleri çoktan unutulup gitmiştir.

Hem olumlu örnekleri hem de olumsuz örnekleri beraber konuşmadıkça, tartışmadıkça meseleyi sadece ideolojik tartışmalara bağlayıp, kültürü, tarihi, edebiyatı ihmal ettikçe işin içinden çıkamayız. Aslolan milletin ve edebiyatın benimsediği dildir. Bu dönemde ortaya atılan ilke, istek, toplum, nesnel gibi kelimelere Profesör Faruk Kadri Timurtaş “uydurma” diye karşı çıkmıştır. Ancak bugün hangi birisinden vazgeçebilirsiniz?

Osmanlıca adlandırmasını mı, Osmanlı Türkçesi’ni mi tercih edersiniz?

Bu tercih niyetinize bağlıdır. Şayet söz konusu dili, dışlamak, kötülemek, hatta bu dilin Türkçe olmadığını söylemek isterseniz veya bunu ima yollu hatırlatmak isterseniz bu kötü niyetiniz için en elverişli tercih, Osmanlıcadır. Çünkü bu ifade içinde doğrudan “Türkçe” yi barındırmadığı için, artık Arapça’nın ve Farsça’nın hakim olduğu dilden söz edebilirsiniz. Ancak niyetiniz bu dilin bizim tarihimizin, edebiyatımızın, kültürümüzün, toprağımızın dili olduğunu beyan ve ifade etmekse, işin bu olumsuz cihetini dikkate alarak, Osmanlı Türkçesi dersiniz. Benim niyetim kötü olmadığı için, Osmanlıca derken de, Osmanlı Türkçesi derken de bana ve bize ait olan dili anlatıyorum, o dili anlamaya çalışıyorum demektir.

Türkçe gibi sağlam kuralları olan bir dil kültürel arka planı içinde doğal gelişmesini sürdürebilseydi, kimliğini kazanması daha kolay olacaktı, diye bilir miyiz?

Elbette. Yine olan da hayır vardır demek icap eder. Siyaseten dile yapılan yanlış müdahaleleri önleyecek, engelleyecek yegâne unsur edebiyattır. Ömer Seyfettin’in, Halid Ziya’nın, Refik Halid’in, Sabahattin Ali’nin, Tanpınar’ın, Kemal Tahir’in, Tarık Buğra’nın, Münevver Ayaşlı’nın, Peyami Safa’nın, Nurettin Topçu’nun dilinden anlayan, bugün Mustafa Kutlu’yu da, Selim İleri’yi de beğenerek okur. Türkçe ciddi bir sarsıntı geçirmiş ancak, kısa zamanda toparlanarak yürüyüşüne devam etmiştir.

Sözlüklerdeki kimi eksikliklere de değiniyorsunuz. Sözlük hazırlanması ve kullanımı konusunda neler söylemek istersiniz?

Bu konuda önemli bir çalışmaya imza atmış olan Mehmed Doğan, Bir Lügât Bulamadım adlı eserinde, sözlük konusunda yaşanılanları bir hatıra ve ibret olarak yazmıştır. Her geçen gün, bir iyiye gidişten söz edebiliriz. Son yıllarda Ötüken neşriyatın, Kubbealtı’nın çıkardığı sözlükler dilimize büyük hazine ve kültür armağanı olarak katkı sağlamıştır. Sözlükleri hazırlayan da, okuyan da, bu konu da bir tercihte bulunan da insan. Kimi yazarlarımız, sadece ideolojik körlüğünün bir işareti olarak, mesela Dil Derneğinin sözlüğünden başkasına bakmam, başkası da sadece Ötüken’in hazırladığı sözlüğe bakar, Dil Derneğinin hazırladığı sözlüğe bakmaz diyor. Yani kırılamayan ideolojik yargılar, yaklaşımlar devam edebiliyor. Her sözlüğe bakarım ama, Türkçe’ye uymayan bir kelimeyi ve anlamı da tercih etmem. Türkçe’nin tarihten bugüne örnekli geniş bir sözlüğünün hazırlanması gerekiyor. Bu da en başta Türk Dil Kurumunun görevi olmalıdır.

Günümüz yazım kılavuzlarında kesme imi, düzeltme imi, bileşik sözcüklerin yazımında ortak bir anlayışa varılamayışı da yazım kargaşasına yol açmaktadır. Dil Derneği`nin, Türk Dil Kurumu`nun, Ömer Asım Aksoy`un, Nijat Özön`ün yazım kılavuzları var örneğin. Doğrusu, bazen hangisine bakacağımı şaşırıyorum! Çeşitli açılardan…Bu noktada ortak bir çözüme ulaşma nasıl mümkün olabilir?

Kabul edilmesi ve geçerli olması gereken Türk Dil Kurumunun çizgisidir. Burada ölçü ideoloji, siyaset, hesaplaşma vs. değil, dil olmalıdır. Ancak zaman zaman kimi küçük tasarruflarda bulunabilinir. Yazıyı, imlâyı büsbütün bozan ve hatta muhalif olmak için hazırlanan çalışmalar dile yarar sağlamaz. Türkçe için ülkenin her yerinde geçerli ve standart imlâ böyle korunur. Elbette, Dil Kurumu da zaman içinde imlâda bazı değişikliklere gidebiliyor.

Dili, edebi dil olarak kullanma ile gündelik olarak kullanmanın kıstasları farklı. Dili edebi olarak kullanmanın kıstasları konusunda neler söylersiniz?

Ümit Meriç Hanım, bir söyleşisinde, Fransız romanlarını okuduğunu, onlardaki dili ve dil zevkini kavradığını ancak Paris’e gidince hiç de bu romanların dilinin sokakta konuşulmadığını ve bu duruma çok şaşırdığını söylüyor. Bu sadece Fransızca için değil, bütün diğer büyük edebiyat sahası oluşturmuş diller için de geçerlidir. Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemindeki romanlara baktığımızda dilin sokağın dilinden çok daha farklı olduğunu görürüz. Edebiyat, dili de, insanı da, düşünceyi de, yukarılara çeker. Sokağa inen, sokağın dilini ölçü alan bir edebiyat değil, edebiyata yükselen bir sokak olması gerekir.

Dilin edebî kıstaslarını önceden ilan etmek pek verimli olmaz. Aslolan yazılan ürünlerin dili hakkında görüş birliğine varmaktır. Dil zevki, şuuru kazanmış bir okur, sıradanlaşan, aşağı inen, zenginliğini kaybeden bir eseri okuyamaz.

Peki küreselleşen düzenekte Türkçenin bir sanat dili olarak imkânı/ şansı nedir?

Meseleye edebiyat açısından bakarsak çok şükür ki, roman, hikâye ve şiir bizim edebiyatımızda en verimli günlerini yaşıyor. Ancak dünya bugün bizden sanatımızı ve edebiyatımızı geliştirmemizi değil, dilimizi bütünüyle hakim milletlerin ve dillerin emrine vermemizi istiyor. Batı dillerinin baskısı ve gücü, gelişen teknolojinin hayatımıza her gün yeni bir kelime katması elbette Türkçe’nin de direncini artıracaktır. Türk edebiyatının güzel eserlerini okuyan, Yunus Emreyle dil ve düşünce terbiyesi alan, bu toprakların tarihine, kültürüne, edebiyatına inanan birisi umutsuz olmaz. Dilin müşterisi kulaktır, diyor Sultan Veled. Kulağımız Yunus Emre’ye duyarlı ise, bugün de duyarlılığı devam ettirir.

Son zamanlarda açılım çokça tartışılıyor. Bu noktada şunu sormak istiyorum: Edebiyat dünyasının Kürtçeye bakışını nasıl buluyorsunuz? Bu soruya sanatsal bağlamda ve sosyolojik bir mercekten yanıt alabilir miyim?

Kürtçe bilen, okuyan, anlayan herkes bu dilin imkânlarıyla hem bir edebiyat ve sanat eseri ortaya koyabilir, hem de bu dille yazılmış eserleri okuyabilir. Ancak bizi bağlayan din ve dil unsurunun Türkçeyle şekil bulduğunu söylemek icap eder. Camiden millete hitap eden, edebilen her dil kıymetlidir. Türkçe’nin konuşulduğu her coğrafyada Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i bizi din, dil ve tarih bakımından bağlıyorsa, bugün Kürtçe olarak okunan aynı Mevlid, ortak kalbî, dinî, tarihî hislerin, heyecanın var olduğunu göstermeye yeter.

Hangi toplumun ne tür ihtiyacı varsa dil ona göre dönüşür, şekillenir, gelişir. Dolayısıyla toplumsal özellikler dille ilgili de değer yargılarını oluşturuyor. Son yıllarda Türkçe ve toplumsal özelliklerin etkileşimi konusundaki (g)özlemleriniz nedir)?

Türkçe’de ihtiyaca göre pek çok kelime ve kavram oluşmaktadır. Bunların bir kısmı her ne kadar doğrudan bir yabancı dilden aktarılsa da asıl ve önemli bölümü tamamen Türkçe’nin imkânlarıyla oluşturulmaktadır. Neşe Emecan’ın hazırladığı, “1960’tan Günümüze Türkçe Bir Sözlük Denemesi” adlı kitap pek çok fikir vermektedir. Kemer sıkma politikası, ucuz iş gücü, köşeyi dönmek, devre mülk, mutlu azınlık, acı reçete, alt kültür, aday adayı, alternatif tıp, bilgi işlem, ceza puanı, hücre evi, gizli kamera, trafik canavarı, sıcak temas, bankamatik memuru, dar gelirli, mahalle baskısı, yeşil sermaye, para programı, kredi kartı öteki Türkiye gibi onlarca yeni kavram dilimizde oluşturulmuştur. Bu kavramlara dikkatle baktığımızda içlerinde kültüre ait bir ifadenin olmadığını görürüz. Üzücü olan, dilimize giren bu yeni kavramlar, ifadeler değil, kültür tarafımızın eksik kalmasıdır. Buradan, Berke Vardar’ın; “Çağımız bir sözcük patlaması çağıdır, artık” sözünün doğruluğunu da görebiliriz.

Türkçenin inceliklerini, sorunlarını, gizlerini araştırma yaparken daha çok da öğretirken sezdim, öğrendim, yargısına katılır mısınız?

Elbette. Her yeni kelime başka onlarca kelimeyi hatırlatıyor, böylece bir kelimeden yola çıkarak, onun inceliğine, derinliğine vakıf olmaya çalışarak kendinizi büyük bir dil ummanının içinde bulabiliyorsunuz. Bu, Hakk’ı bilmenin, hakikati, hak ve hukuku bilmek, tahkikin hakkın yerini bulması için yapıldığını görmek demektir.

Dil konusunda yazmaya devam edecek misiniz? 

Allah izin verdiği müddetçe.

Asım Öz / Dünya Bülteni