Özgür Eğitim Sen Gaziantep Temsilciliğinden Yusuf Ekinci `Özgür Birey Değil, ‘Kemalist Mümin` Yetiştiren Sistem`i yazdı.

 

Serbest Kürsü / Yusuf EKİNCİ (Özgür Eğitim-Sen Gaziantep)
Özgür Birey Değil, ‘Kemalist Mümin’ Yetiştiren Sistem
Bireyler, doğası gereği içerisinde doğdukları (verili) çevrelerde hakim olan normlara uyum gösterirler ve bir süre sonra bu normları içselleştirmelerinin de sonucu olarak kendi evrenlerinde ve küçük dünyalarında herhangi bir sorgulama gereği duymadan yaşamaya başlarlar. Hakim normlarla şekil verilen bu düşünce evrenlerinin oluşumu; ya bireylerin yetiştikleri ortamlarda zorlama olmaksızın, yani ‘doğal’ sosyalizasyon şeklinde gerçekleşir ya da otoriter ve baskıcı ortamlarda bireylere dayatılan kalıplar çerçevesinde, yani ‘yapay’ sosyalizasyon şeklinde gerçekleşir.
Örneğin Budist bir ailenin çocuğunun ya da Budizmin hakim olduğu bir toplumda yetişen bir bireyin din olarak Budizm’den başka bir dini seçmesi düşük bir ihtimaldir. Benzer şekilde, kutuplarda yaşayan bir Eskimo’nun büyüdüğünde iyi bir balık avcısı olması kaçınılmazdır. Bunlar sosyalizasyonun ‘doğal’ olarak adlandırılan boyutlarıdır. Sosyalizasyonun doğal boyutu, kişinin bulunduğu toplumun alışkanlıkları, gelenekleri, inançları, değer ve tutumlarını öğrenme ve uygulama sürecine denk düşer. Kısacası bireyin herhangi verili bir ortamda hangi yönde sosyalize edildiği, o ortamın hakim yaşayış biçimi ve algısıyla doğru orantılıdır.
‘Yapay’ sosyalizasyon olarak ise; özellikle otoriter ve yukarıdan aşağıya örgütlü toplumlarda görülen toplumsal mühendislik projelerini ve bu projelerin de en çok kullanılanı olan kitlesel eğitim süreçlerini örnek olarak gösterebiliriz. Daha anlaşılır söylemek gerekirse, (Makalemizin de ana konusunu oluşturacak olan) Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik presleme merkezleri olan Milli Eğitim okullarının formasyonuyla şekillenen bireylerin merkezi ve zorunlu bir eğitime tabi tutulması süreci, sosyalizasyonun doğal olmayanına iyi bir örnektir.
``Tek tip millet yaratma sevdalısı Ulus Devletler,  halkları istenen kalıba döküp sadık vatandaşlara dönüştürmek için vazgeçilmezleri olan milli eğitimi araç olarak kullanırlar. Bunun için eğitimi merkezi ve zorunlu hale getirip sosyalizasyonun nimetlerinden yararlanmanın keyfini çıkarırlar. Bu sosyalizasyon sürecinde sistem fabrikasının ideolojisi, tüm bireylerin beynine çocuk yaştan başlanarak ilk gençlik çağına kadar boca edilir ve sistemle sorunu olmayan ve hatta yeri geldiğinde sistem için canını feda edebilecek gözü karalıkta vatandaşlar yetiştirir.
Eğitim her ne kadar öğrenciyi ensesinden tutup okula götürmek şeklinde bir zorunluluk arz etmiyor olsa da, otoriter rejimlerin zamanla zor kullanmadan otoriter olabilme özelliği ve aynı presleme merkezlerinden geçmiş ebeveynlerin çocuklarını herhangi bir sakınca duymadan okula gönderiyor olmaları, eğitimin zor kullanmadan ve herhangi bir sorgulamaya maruz kalmadan işlevini sürdürmesine vesile olmaktadır.
Ebeveynlerin, okulların sosyalizasyon merkezi olduğunun yeterince farkında olmamasının ve çocukları herhangi bir sorgulama gereği duymadan okula göndermelerinin diğer bir sebebi, görünüşte okul müfredat ve uygulamalarının herhangi bir aşırılık içermiyor olmasıdır.
 
Otoriter ve ideolojik yönetim şeklinin hüküm sürdüğü rejimlerde eğitimin, eğitilenin aleyhine işleyen bir süreç olduğu su götürmez bir gerçektir. Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim okullarında da ideolojik müfredatın hakim olması ve eğitimin her kademesinde bu ideolojik formasyon çerçevesinde öğrenci yetiştirmenin hedef olarak alınması, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki eğitimin eğitilenin aleyhine bir süreçle işlediğini kanıtlamak için yeterli bir sebeptir.
Annelerinin kucağından alınıp törpülenmek üzere okulların tek tip insan yetiştirme tornasına tabi tutulan ve yaşları tek basamaklı hanelere tekabül eden bu çocukların, (eğer güçlü bir aile eğitimine tabi tutulmamışlarsa) ‘insan’ olarak girdikleri okullardan birer ‘Kemalist Mümin’ olarak çıkmaları işten bile değildir.
Dahası, eğer sorgulayıcı bir kişiliğe sahip değillerse ya da milli eğitim’in savurduğu bilgilere karşı bir kalkanları yoksa, bireylerin, bu sosyalizasyon süreci sonunda kendilerine dayatılan hakim normların çizdiği sınırlar içerisinde düşünmeleri ve birer sadık ‘makbul vatandaş’a dönüşmeleri kaçınılmazdır.
Zira ideolojik olan müfredatın, eğitimin her kademe ve her alanına serpiştirilmesi gerçeği, kitlelerin nasıl yoğun bir ideolojik eğitime tabi tutulduğunu ve ‘Makbul vatandaşların’ hangi referanslarla yetiştirildiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Örneğin Türk Millî Eğitiminin Temel İlkeleri’nin 10. Maddesinde eğitimin asıl amacının öğrenciyi ideolojik tornalarda yontmak olduğunu kanıtlayan bir tanımlama yer almaktadır:
 
Madde 10- Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerindeAtatürk İnkılâp ve İlkeleri ve Anayasa’da ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır.
Maddede geçen ‘her derece  ve türü’ ile ‘her türlü eğitim faaliyeti’ cümleleri, özellikle dikkatle incelenmesi gereken kısımlardır.
Bu madde ile birlikte anlıyoruz ki Milli Eğitim’in asıl işlevi, eğitim sürecinin her alanında ve her faaliyetinde Kemalist ideolojiyi öğrencilerin beyinlerine enjekte etmek ve altı yaşında annesinin kucağından aldığı çocukların beyinlerini, Atatürk Milliyetçiliği’nin serpiştirildiği bir formasyonla yıkamaktan ibarettir. Bu işlevin başarısı ise kendisini, eğitim sürecine Atatürkçü-Laik-Türk olmayan ailelerin çocukları olarak girenlerin, eğitim süreci sonunda okuldan Atatürkçü-Laik-Türk olarak  çıkması şeklinde göstermektedir.
Örneğin Sünni bir ailenin 6 yaşındaki çocuğu bu müfredatla şekillenmek üzere alındığı okuldan yeterli formasyonu alır ve seküler-milliyetçi bir ‘Müslüman’ olarak okulunu bitirir.
Aynı şekilde Alevi bir ailenin 6 yaşındaki çocuğu Modern-Kemalist bir birey olarak okuldan mezun olur.
Yine Kürt bir ailenin 6 yaşındaki çocuğu Kürtçe’yi unutmuş bir birey olarak okulunu bitirir.
Ve bu politik sosyalizasyon öyle bir sinsilikle geniş bir sürece yayılır ki; Sünni, Alevi, Kürt veya sistemin kodlarıyla uyuşmayan herhangi bir kültür, din veya etnisiteden bir birey, okulu bitirdiğinde nasıl bir hale evrildiğinin artık farkında olmaz.
Sistem bu özünden uzaklaştırma işlevini milli eğitim okulları vasıtasıyla sürdürürken okullarda torna tezgahları da sürekli çalışır vaziyettedir.
Örneğin her sabah kendilerinden sisteme sadakatlerini ispatlamaları beklenen öğrenciler, varlıklarını Türk varlığına armağan ettikten sonra resmi ideolojinin dayandırıldığı kişinin yolunda durmadan yürüyeceklerine de ant içerler. Ve bu ritüel her sabah bu şekilde devam ederken, milli eğitimin aynı torna tezgahlarından (sosyalizasyon) geçmiş yetişkinlerin aklına, hamasetten geçilmeyen ve yalancı nesil yetiştiren bu andın kaldırılması gerektiği hiç gelmez.
Çeşitli pratiklerle işleyen ve sürekli tekrar edilen şeylerin bir süre sonra sürecin akışı içerisinde sorgulanmadan kendisine bir yer bulması gibi, eğitim-öğretimin her günü çocukların önce rejime sadakatlerini perçinlemek için yemin edip sonra derse başlamaları da sürekli tekrar özelliği sebebiyle artık hayatımızın sorgulamadığımız bir köşesine kendisini perçinlemiştir.
Başka bir örnek verecek olursak, okullarda Beden Eğitimi dersinden Müzik’e, Matematikten Görsel Sanatlar derslerine kadar her alanda Kemalist ideolojinin müfredat içerisinde kendisine yer bulması, öğrenci merkezli, modern ve çağdaş diye nitelendirilen eğitimin aslında diktatoryal bir yönünün varlığını ve sağlam bir sosyalizasyon aracı olarak kullanıldığını kanıtlamaktadır.
20. yüzyılın insan yiyen canavarları olan Ulus-Devlet’lerin halklarını kendi ideolojileri doğrultusunda törpüleme çabalarının, 21. Yüzyıl’da artık insanı ve toplumu temele alan, özgürlüklerin her alanda vücut bulması ve adaletin herkes için tesis edilmesi için mücadele eden fikirleriyle yarışamayacağını göremeyen zihniyetlerin tarihin çöplüğüne konumlanmaları artık kaçınılmazdır.
Başörtülüleri, Kürtleri, Alevileri, ve tüm ötekileri zorunlu eğitimlerle, militarist eğilimlerle, ırkçı yeminlerle tektipleştiren sistemin ruhu için el-Fatiha diyeceğimiz özgür ve adil günleri görebilmemiz ümidiyle…