Sürekli baskı, yönetimi besleyen ve yönlendiren Batılı güçlere tepkiyi arttırabilir ve radikalleşmeye yol açabilirdi. Çok partili sistemle ve kısmi demokrasiyle tepkilerin yumuşatılması mümkündü.

Bu ve benzer gerekçelerle Türkiye 1946’da çok partili sisteme geçmeye karar verdi. Ancak “Memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz” diyecek kadar devleti kuşatmış bulunan Cumhuriyet Halk Partisi, muhalefet partisini kurdurmayı da üstlendi. Aslında garip ve halkı yanıltmaya yönelik olan bu durum son derece olağan bir uygulamaymış gibi hayata geçirildi.

Zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana önemli kademelerde çalışmış ve sadakati test edilmiş olan Celal Bayar’a bu görevi verdi. O da Cumhuriyet Halk Partisinin içinden çıkan bir grupla Demokrat Partinin kuruluşunu gerçekleştirdi.

Celal Bayar, Mustafa Kemal ve İnönü gibi eski bir İttihatçı idi. 1921’de İktisat Vekili olarak görev yaptı. Lozan’da İnönü’nün yanında danışman olarak bulundu. Hint Müslümanlarının Milli Mücadele için gönderdikleri yardım paraları ile İş Bankasını kurdu ve ilk Genel Müdürü oldu. 1932-1937’de ikinci kez İktisat Vekili, 1937-1939 arası Mustafa Kemal’in son başbakanı olarak rüştünü ve sadakatini ispat etmiş, rejimin sonuna kadar güven duyduğu bir kişiydi.

Onun Demokrat Parti’nin başında olması muhalefetin kontrol dışına çıkmasını ve rejimin tehlikeye girmesini engelleyecekti.

1950’de yapılan seçimler sonucu Demokrat Parti iktidara geldi. Partinin Genel Başkanlığını yapmakta olan Celal Bayar Cumhurbaşkanı seçildi. Başbakanlığa ise Adnan Menderes getirildi.

Demokrat Partinin temel politikaları, özde rejimle ve Cumhuriyet Halk Partisi ile çelişen bir nitelik taşımıyordu. Farkı; CHP’nin baskıcı ve dayatmacı tutumuna karşılık Demokrat Partinin daha yumuşak ve kısmi özgürlükleri tanıyarak rejimi güçlendirmeyi hedeflemesiydi. Baskı ve dayatma yerine toplumu yumuşak geçişle dönüştürmenin daha akılcı ve kalıcı olduğu tezinden yanaydı. Devletçiliğe dayalı karma ekonomi yerine, pazar ekonomisine geçişi öngörüyordu.

Toplumsal taleplere ve sosyolojik realiteye daha duyarlı davranması, kitlelerin Demokrat Partiye yönelmesine sebep oldu.

Dindarlar üzerindeki baskıları azaltarak onların sisteme entegre olmalarını sağladı. Böylece biriken öfkenin patlamaya dönüşmesini de engellemiş oldu.

Toplumu tepeden inme yöntemlerle dönüştürmeye zorlayan Cumhuriyet Halk Partisi Modern Ulus Devlet paradigmasını temel alan bir “resmi ideoloji” ihdas etmişti. Demokrat Parti ise, resmi ideolojinin ana ilkelerinden sapmadan Batılı müttefikleri gibi demokrasi ve kapitalist ekonomiye dayalı geçişi öngören bir dönem başlattı.

Küresel hegemonya öteden beri iki temel strateji ile ülkeleri egemenlik altında tutuyor. Gerekli gördüğünde başvurmaktan geri durmadığı bu stratejilerden biri, “Hard Power” (Sert-Baskıcı Güç), diğeri “Soft Power” (Yumuşak Güç) olarak tanımlanmaktadır.

Sertliği ve baskıyı temel alan stratejinin iki tip uygulaması ile karşılaşmaktayız: 1) Dünyanın birçok yerinde yaşanan ve son örnekleri Irak ve Afganistan’da görülen, ülkenin askeri güçler tarafından doğrudan işgali. 2) Dışarıdan yönlendirilen işbirlikçi bir iç güç vasıtasıyla baskıcı bir yönetimin kurulması. Bunun tipik örnekleri olarak; Türkiye, Mısır, Suriye ve diğerlerinde görülen tek parti diktaları gösterilebilir.

Yumuşak Güç Stratejisinin hedefi; zihinsel ve kültürel bağımlılığa dayalı yöntemler kullanarak daha kalıcı sonuçlar üretmektir. Demokrasi, Serbest Piyasa Ekonomisi, Hak ve Özgürlükler bu amaçla kullanılan başlıca öğelerdir.

Bu çerçeveden baktığımızda; CHP, dışarıdan bir askeri güç olmadan küresel hegemonya adına sertlik ve şiddetten yana bir tutum takınmıştı. Buna karşılık Demokrat Parti, aynı amaç için bir tür Yumuşak Güç kullanmayı tercih etmişti. Demokrat Parti, seçim yoluyla Türkiye Toplumunun rızasını alarak iktidara geldi.

Artık şiddet ve baskı yerini rızaya dayalı yönlendirmelere terk etti.

Baskıdan bunalan toplum, arka planda ne olduğuna bakmadan bu siyaset tarzına uzun vadeli kredi açtı. Batı bloku, desteklediği bu gelişmeden son derece memnundu. Bunun bir sonucu olarak Türkiye NATO’ya dâhil oldu.

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here