indirProf. Dr. İbrahim Özdemir ile Kerim Cesur`un “Çevre” üzerine yaptığı söyleşi…

DİNİMİZİN ÇEVREMİZE KATTIĞI ANLAM

Her varlığın yaratılmasında bir hikmet olduğu ön kabulü ile kâinat karşısındaki sorumluluğumuzu nasıl ifade edebiliriz?

Çok önemli olan bu sorunun cevabı ile başlayalım. İçinde yaşadığımız âlem ve içindeki varlıklar tesadüfen ve kendi kendine oluşmuş ise, onlara karşı bir sorumluluk duymayabilirdik. Âleme bakış açımız, âlemle olan ilişkilerimizi derinden ve köklü olarak etkiler. Bu açıdan konuya baktığımızda şunu görüyoruz: Çevremizdeki her şey belli bir düzen, ölçü, güzellik ve anlam içinde yaratılmış. Kur’an’ın ilk inen ve Mekkî dediğimiz sûreleri bu hakikati tekrar tekrar vurgular. Sadece Rahman Sûresi başlı başına bir çevre anlayışı ve ahlâkı oluşturmak için yeterlidir. Zira Rahman Sûresi tek başına Kur’an’ın sunduğu âlem anlayışını muhteşem bir şekilde bize özetler. Buna göre “Kur’an`ı öğreten, insanı yaratan ve ona beyanı [kendini ifade etmeyi] öğreten” Rahman olan Allah’tır. “Güneş de ay da bir hesap ile” hareket etmekte, bitkiler ve ağaçlar [O’na] secde etmektedirler. Göğü yükselten ve mizanı [ölçüyü, dengeyi] koyan da O’dur. Âlemin esası bir ölçüye dayandığından insan “Sakın tartıda taşkınlık etmeyin. Tartıyı adaletle ölçün, terazide eksiklik yapmayın” diye uyarılır.
Devamında da dünyanın ve içindekilerin sadece insan için değil, bütün canlılar için yaratıldığı ifade edilir. Başta meyveler, salkımlı hurma ağaçları olmak üzere, “yapraklı tanelerin ve hoş kokulu bitkilerin” hepsinin Allah’ın nimeti olduğu vurgulanarak, “Rabbin nimetlerinin inkar edilmemesi” konusunda insanoğlu tekrar tekrar uyarılır. Bütün bu nimetler ve uyarılar çevreci bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, Mehmet Akif’in sözleriyle “Kur’an’ın kalbinde nasıl bir çevre anlayışının” yattığı daha açık görülür.

İsrâ Sûresi’nde “Âlemdeki her şey O’nu tesbih eder” buyruluyor. Zemahşeri’den Elmalı Hamdi Yazır’a kadar birçok tefsire baktım. Elmalılı Hamdi Yazır’ın büyük ölçüde bu tefsirlerdeki görüşleri benimsediği görülüyor. Elmalılı’ya göre bu âyeti iki şekilde anlamak mümkün. Birincisi: Her şey hâl lisanıyla Allah’ı tesbih eder. İkincisi: Her şey kendi diliyle Allah’ı tesbih eder fakat biz onu anlayamıyoruz. Hamdi Yazır ikinci görüşü tercih ediyor. “Kuşlar, böcekler rüzgâr her şey Allah’ı tesbih ediyor, ama biz şimdilik onu anlayamıyoruz” diyor.

Yine Kur’an’da bu konuda başka ipuçları var. Davut (a.s.)’ın duasına kuşlar, dağlar iştirak ediyor, onun gibi tesbih ediyor. Kur’an bize, Süleyman (a.s.)’ın, karıncaların kendi arasında konuşmalarını işittiğini söylüyor. Her şeyin kendine ait bir dili, bir konuşması var. Hamdi Yazır’ın tabiriyle onların kendi aralarındaki iletişimlerinin bir mantığı var. Biz sadece şimdilik bunu anlamıyoruz. İnsanlık belki bir gün gayret sarfettiği takdirde bu dili anlayacaktır.

Kur’an’ın bize sunduğu muhteşem ve anlam dolu bir âlem karşısındaki tavrımız rastgele, keyfi ve anlamsız olamaz. Yaptığımız her şeyden sorumluyuz. Sadece insanlara karşı olan davranışlarımızdan değil; hayvanlara, canlı ve cansız varlıklara karşı olan tavırlarımızdan da sorumluyuz. Hem bu dünyada, hem de ahirette. İslam hukukunun hayvanların haklarını teminat altına aldığını biliyoruz. Bunun örnekleri tarih kitaplarımızda bolca bulunmaktadır.

Ahlâkî davranışlar genelde cezaî müeyyideler söz konusu olduğunda görünür hale gelirler. Çevreye karşı ahlâkî davranışta cezaî müeyyideler neredeyse yok gibi. Çevre konusunda nasıl bir ahlâkî tutum söz konusudur? Bu ahlâkî tutumun oluşmasında dinin konumu nedir?

Şunu özellikle belirtmekte fayda var: Ahlâkî duyarlılık ve sorumluluk hukukî düzenlemeleri ve cezaî müeyyideleri önceler. Ahlâkta da bir hukukî sorumluluk var. Başkasının hakkını yememe, topluma, birlikte yaşadığı insanlara, ailesine ve akrabalarına, kısaca tüm canlılara karşı ahlâkî duyarlılığa dayalı bir anlayıştan bahsediyorum. Bir de tüm bunları çiğneyen, hiçe sayan bir anlayışı ve davranışı engellemek için hukukî müeyyideler söz konusu. Şunu unutmamak lazım: Hukukî boyut ve uygulamalar daha sonra oluşmuş toplumsal hayatta düzeni sağlamak için tarih içerisinde vücut bulmuştur. Ünlü İngiliz tarihçi ve düşünürü Arnold Toynbee`nin “Şimdiye kadar hiçbir çağda, hiçbir insan zekası böyle bir eser meydana getirmemiştir” diye tanımladığı Mukaddime`de İbn Haldun hem ahlâkın hem de hukukun ve medeniyetin nasıl oluştuğunu mükemmel şekilde açıklamaktadır.

Başka bir ifadeyle, İslâm bir din olarak toplumsal sorunlara genellikle hukukî yönünü de vurgulayarak ahlâkî sorunlar olarak bakmaktadır. Dolayısıyla bu sorunlara getirdiği çözümler de ahlâkî çözümler olmaktadır. İslâm çevre anlayışının dayandığı temeller, İslâm’ın ahlâk anlayışının ana ilkelerine dayanmaktadır. İslâmî açıdan ahlâk, esas itibariyle insan vicdanıyla ilgilidir. Kur’an’a göre ahlâk ilkelerinin özü, yaşantı hali olarak insan duygu ve hislerinin temelinde yatmaktadır. Çünkü vicdan son tahlilde bir duygu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden Kur’an sık sık insan benliğinin tahlilini yapar ve insanı bu konuda düşünmeye sevkeder. Bundan hareketle, içinde yaşadığımız âleme ve içindeki varlıklara karşı olan sorumluluğumuz öncelikle ahlâkî bir temele oturmalıdır. Dahası Kur’an, Allah’ı “Muhît” olarak tanımlar. Bir âyet-i kerîmede “Yüzünüzü nereye dönerseniz dönün Allah oradadır” buyruluyor. Buna göre “Allah her şeyi ihata etmiştir”. Böyle bakıldığında bütün çevremizin Allah tarafından kuşatıldığı yani manevî bir çevrede yaşadığımız görülür. Bunun psikolojik olarak çok büyük anlamı vardır. Birincisi: Bu âlemde yalnız değiliz, ikincisi, etrafımızdaki bu varlıklar ve âlem cansız değil, hiçbir şey tesadüfen olmuş değildir.

İnsanın doğa karşısındaki konumu nedir? İnsan doğanın (yanında-karşısında, içinde-dışında) neresinde durur?

Bu soru çevreciler tarafından sık sık sorulur ve geleneksel insan-doğa ilişkisi tartışılır. Bu bağlamda yeni bir ahlâk felsefesi geliştirmeye çalışan çevreci filozoflar çevre sorunlarının kaynağını çevreye yönelik davranışlarımızı yönlendiren, evrene, insana, insanın evrendeki yerine, yaşamın anlamına ilişkin temel felsefî inançlarımızın oluşturduğunu irdelemeye başladı. Böylece ilk defa insan-doğa ilişkileri, insanın doğaya karşı tutum ve davranışlarının ahlâkî boyutu vurgulanmaya başlandı. İnsan-doğa ilişkilerinin boyutları anlaşılmadan, bu boyutun mevcut sorunların ortaya çıkmasındaki etkileri tartışılmadan ortaya atılacak çözümlerin pek tutarlı ve yararlı olamayacağı açıktı. Hatta daha çok bilim ve daha çok teknolojinin ekonomik olarak da ek yükler getirdiği ileri sürülerek, zaten sınırlı kaynakları olan dünyamızın geleceği açısından konuyla ilgili ahlâkî boyutun vurgulanmasının daha pratik ve makul olduğu vurgulandı.

Amerikalı bilim adamı Lynn White 1968’de yayınladığı “Çevre Krizinin Tarihî Kökenleri” adlı makalesiyle, ilk defa bu sorunun dinî, felsefî, bilimsel ve teknolojik temeline dikkat çekerek, çevre sorunlarının farklı bir boyutunun tartışılmasına neden oldu. White’ın temel tezi şuydu: Çevre krizinin temelinde insan-merkezli (antropocentric) Yahudi-Hıristiyan dinî geleneği yatmaktadır. White’a göre sorunun bilimsel ve teknolojik temelleri olmakla beraber, geniş bir perspektiften bakıldığında Batı medeniyetinin, biliminin ve teknolojisinin temel varsayımlarının, en azından konumuz açısından çok önemli olan “doğaya hükmetme” varsayımının kaynağı bu dinî gelenekti. Ayrıca sorunun bu boyutu tüm detayları ile tartışılmadan ve bunlara alternatif ve yine dinî temelli bir bakış açısı geliştirilmedikçe insan-tabiat ilişkilerinde daha uyumlu bir davranış geliştirmenin ve bu sorunların üstesinden gelmenin mümkün olmadığına inanıyordu.

Bu iddia Batı dünyasında büyük tartışmalara neden oldu. Konuyla ilgili yüzlerce makale ve birçok kitap yayımlandı. Sonuçta, çevre sorunlarının modern insanın insan ve doğayla ilgili temel dinî ve felsefî fikirlerinin bir sonucu olarak ortaya çıktığı görüşü kabul edilmeye başlandı. Bu görüş, bilim felsefesindeki bazı yeni gelişmelerle de desteklendi.

Konuyu daha iyi anlamak için XVII. yüzyıl bilimsel devrimlerinin sonuçlarına bakmak yeterlidir. Bu anlayış, bin yıldan fazladır Batı’da hâkim olan geleneksel Aristocu anlayışı yıkmış, yepyeni bir anlayış oluşturmuştu. Bu “yeni” görüşün en belirgin niteliği ise insan merkezli bir anlayış olmasıydı. Çok genel olarak alırsak, Francis Bacon’ın bilim felsefesi, Descartes’ın metafiziği ve Newton’un Aristo fiziğinin yerini alan modern mekanik fiziği kadim ve ortaçağların hâkim dünya görüşünün yerini alarak, modern çağın başlamasının ve şekillenmesinin en belirleyici unsurları oldu. Bütün bunların bir sonucu olarak, modern insan şimdiye kadar baktığından çok farklı ve yeni bir şekilde kendisine ve doğaya bakmaya ve ilişkilerini de bu bakış açısı üzerinde temellendirmeye başladı. Bu yeni anlayışın nirengi noktasını ise, bu modern anlayışın daha önceki hâkim dünya görüşlerinden tam bir kopuşu temsil etmesiydi. Çağdaş filozoflardan Charles Taylor’a göre bu yeni kimlik sadece modern tarihi değil, tüm modern toplumu ve kültürü de şekillendiren temel unsurdu. Modern hukuku da şekillendiren bu anlayış, insanın doğayı kullanma ve doğayla olan ilişkilerinin meşruiyetinin belirleyicisi olmuştur.

Sonuç olarak, çevre sorunlarının bizler için tehdit ve tehlikeler oluşturduğu kadar, yeni fırsatlar da oluşturduğunu düşünüyorum. Bunların başlıcası da kendimiz ve içinde yaşadığımız tabiat âlemi hakkında yeni sorular sormak ve yeni cevaplar bulmaktır. Âlemin efendisi ve hâkimi değil, mütevazı bir üyesi olduğumuzu; mutluluk ve iyiliğimizin içinde yaşadığımız âlemle bağlantılı olduğunu unutmamamız gerekir.

Kızılderili Reis Seatl’ın 1855 yılında zamanın ABD Başkanı Franklin Peirce’a söylediği gibi “Toprağın her parçası bizim için kutsaldır. Parıldayan her bir çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanlardaki sis, ağaçsız köşe, vızıldayan böcek, halkımızın düşüncesinde ve yaşayışında kutsaldır. Biz toprağın bir parçasıyız ve o da bizim bir parçamızdır. Kokulu çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyikler, at, büyük kartal da erkek kardeşlerimiz… Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar, midillinin ve insanın vücut harareti, hep aynı aileye aittir. Her şey birbirine bağlıdır. Toprağa ne olursa, toprağın doğurduklarına da aynısı olur. Toprak, anamızdır. İnsan toprağa tükürürse kendi suratına tükürmüş olur”.

İnançlı ve duyarlı her müslüman birey, sadece insanlara değil, bütün mahlûkâta yaptıklarından sorumlu olduğunu ve bunlardan dolayı bir gün hesaba çekileceğini hiçbir zaman unutamaz. Kur’an’ın şu âyeti bu konuda tüm müslümanları uyarmaktadır: “Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür”.

Bu âyetin bize yüklediği sorumluluk bilincinin en iyi örneklerinden birini Âkif’in anlatımıyla Hz. Ömer’de görmekteyiz:

Kenâr-ı Dicle`de bir kurt aşırsa bir koyunu,

 

 

 

 

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer`den onu!

Ömer halife iken başka kim çıkar mes`ûl?

Şiirin bizler için nirengi noktası “Ömer halife iken başka kim çıkar mes`ûl?” sorgulamasıdır. Tıpkı Hz. Ömer gibi, Allah’ın yarattığı bu âlemin tahrip edilmesinden, hayvan nesillerinin yok edilmesinden; yaptıklarımız yüzünden dünyanın ısınması ve bunun sebep olduğu çevre sorunlarından sorumluyuz. Dünyadaki zulüm ve adaletsiz gelir dağılımından dolayı aç ve yoksul kalan insanlardan sorumluyuz. İçecek bir damla su bulamayan bir milyardan fazla insan varken, abdest alırken israf ettiğimiz sulardan sorumluyuz. Madem Allah’ın yeryüzündeki halifeleriyiz, herkesten çok biz sorumluyuz. Kısacası “kâinattan sorumluyuz”

 

KAYNAK: DİN VE HAYAT DERGİSİ