Hemşehrimiz Sakarya Ün. İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Salih Şimşek ile yapılmış bir söyleşi…

ANTEP PRESS – Söyleşi

Sakarya Üniversite’nde Prof. Dr. Salih Şimşek adeta bir seyyah… Tanrı Dağları’ndan Gürcistan’a, Balkanlar’dan, İngiltere’ye ve sayısız coğrafyaya birçok yolculuk yapan Şimşek özellikle karayolu seyahatine vakit ayırmaya çalışıyor. İktisat Bölüm Başkanlığı’nı yürüten Şimşek, günün her vakti geziyor aslında… Nasıl mı? İşte buyurun…

Salih Şimşek ile uzun süredir “30 Şubat’ta Doğdum Yerimde Duramıyorum” adlı eseri ve gezileri hakkında görüşmek istiyordum. Bayramda randevuyu kaptım, geçtiğimiz Çarşamba gününe… Ve nihayet görüştük. Bir profesör ile görüşecek olmanın gerektirdiği ciddî tavrını takınırken karşımda her dem güler yüzlü, sürekli pozitif bir bilim adamı gördüm. Çekingenliğimi bir kenara atarak derin bir sohbete daldık. Çoğu sorumu sormadım, çünkü daha ben sormadan o her şeyi anlattı, neredeyse… “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı bilir?”, bunun cevabını sormadan aldım. Kendisi ne kadar çok okumuş olsa da gezerken hayata dair, insanlara dair birçok bilgi edinmiş. Çay ve kahve ikram etti bize. Her Pazar günü Cumhurbaşkanı dâhil olmak üzere tam 2000 kişiye ‘merhaba’ diyor mail aracılığıyla… Bu incelik karşısında ben de hayranlığımı gizlemiyorum. Son derece mütevazı… Bundan böyle yanına arada bir de olsa uğramayı düşünüyorum. Böylesine zevkli bir sohbetin tadına doyamıyor insan… Hem de 40 yılı aşkın bir süredir Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ile dostlukları varmış. Hem kendileri hem de gezileri hakkında yazacak – anlatacak çok şey var. Şimdilik bu kadarla yetinmek durumundayız. Bu arada röportaj metninde “(gülüşmeler)” yazmadım hiç. Çünkü hep güldük.

Hocam, nerden geliyor bu seyahat aşkı ya da sizin deyiminizle ‘şu hastalık’ ?

``Benim de “nereden geliyor” diye zaman zaman araştırdığım oldu. Sonra şunu buldum, ben 1950 doğumluyum. Benim doğduğum yıllarda rahmetli babam göçebe, yani Yörük… Kara çadırlarımız var, develerimiz var, koyunlarımız var ve bizler Kayseri’de Erciyes Dağı eteklerine yaylaya çıkıyoruz. Bir ay süren bir yürüyüşten sonra kış başlayacağında, Kasım ayı gibi Gaziantep’in İslâhiye İlçesi civarındaki köylülerin meralarını kiralarlar, hayvanlar oraya gelir, yetişir. Mayıs ayı gelince yine hazırlıklar başlar, develer düzülür… İşte dediğim gibi o sıralarda doğmuşum ben de… Muhtemelen 1956 gibi yerleşik hayata geçmişiz. Ancak şunu hatırlıyorum: Babamın koyunlarını sattığını, validemin feveran ettiğini; “biz yerleşemeyiz, böyle yaşayamayız” diye… Buna rağmen bir at arabası çağırılarak şehre yerleştiğimizi hatırlıyorum. Yani aslında doğduğum günden beri geziyorum, genetik bir durum… Yıllar yılı akrabalarımız devam etti aynı şeye. Şimdi çok az miktarda devam edenler var ama onlar motorize… Yani deve yok, eşyalarını yüklüyorlar kamyona gidiyorlar.

Daha sonrasında kısaca hayat serüveniniz nasıl hocam?

İlkokulu ve ortaokulu İslâhiye’de okudum. Liseye gideceğim yaşa geldiğimde İslâhiye’de lise yok… “Ne yapacağız” diye düşünürken çok sevdiğim bir ağabeyim var, Mehmet Ali Müftüoğlu… Onun, babamı bu konuda ittirmesiyle yani “malını-mülkünü satıp bu çocuğu okutacaksın” demesiyle Gaziantep Lisesi’ne gittim. 1969’da oradan mezun olup, ODTÜ’de İngilizce eğitimi almaya hak kazandım. 1970 yılında İstanbul’a geçtim. 4 yıl İktisat Fakültesi’nde geçti. Ama o arada yine gezmeye hız verecek gelişmeler oldu. Milli Türk Talebe Birliği vardı o yıllarda. Ben de ODTÜ’den geldiğim için lisan biliyordum. O teşkilattan arkadaşlar vardı. Dediler ki “bu derneğe gel, Turizm Müdürlüğü’nde çalış, rehberlik yap”… “Olur” dedim. İyi bir gramerim vardı fakat pratiğim yoktu. Böylece pratik yapmak için de fırsat bulmuştum. Yine o yıllarda bir yurtdışı temasım olmuştu çalıştığım kurum itibariyle… İngiltere’de bir kilisenin çiftliği vardı. Orada öğrencilere kalacak yer ayarlıyorlar, davet ediyorlardı. Meyve toplayıcılığı yapılarak para kazanılabiliyordu. Derken ben de kabul ettim ve 3–4 gün süren bir tren yolculuğunun sonunda 23 yaşında İngiltere’de 3 ay kadar kaldım.

Gerçekten büyük bir cesaret! 23 yaşında ve o dönemin çok kısıtlı imkânlarında böylesine bir cesaret kesinlikle muhteşem.

Evet, ben de şimdi bakınca “muhteşem bir cesaret” olduğunu görüyorum. Burada bir parantez açmak istiyorum. Benim oğlum İşletme Fakültesi’ndeyken 23 yaşında gelip bir gün bana, “Baba ‘Work & Travel’ diye bir program var, ben bu programa katılıp Avrupa’yı gezmek istiyorum” dedi. Tabiî baba olarak öncelikle kaygılandım ve razı olmadım. Sonra düşündüm ki ben de aynı yaşta İngiltere’ye gitmişim. Üstelik ne internet ne cep telefonu ne de kredi kartı var… İletişim imkânları çok büyük derecede kısıtlı… Şimdi öyle mi? Her türlü imkânımız var. En sonunda razı oldum ve müsaade ettim. Bir ay boyunca Avrupa’nın neredeyse tamamını gezdi ve geldiğinde bana dediği şey şuydu: Sadece 2 gün yatakta yattım, 28 gün ise trende, garda, parkta, masada… Avrupa’yı gezdi ufku açıldı. Şimdi Amerika Birleşik Devletleri’nde iş adamı… Dün ( 7 Ekim 2008 Salı günü ) Meksika sınırında bir dükkân açmış… Bizde böyle, babadan oğla devam eden bir kültür var… Parantezi kapatıyorum. Daha sonrasında ben askere gittim. Amerika’nın Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra bize silah ambargosu başladı ve iki ay da fazladan askerlik yaptım. Sonra Sümerbank’ın çeşitli illerinde ve konumlarında çalıştım. Bir baktık ki görmek için geldiğim Adapazarı’ndayım. 1978 yılından beri… Akademisyen olduk ama gezmeyi hiç bırakmadık. Son yirmi yıldır her sene yazın bir rüzgâr eser, ben de beklerim, rüzgâr beni alır götürür.

Hocam biraz önce önemli bir noktaya temas ettiniz. Onu sormak istiyorum: Milli Türk Talebe Birliği’nden bahsettiniz. O yılların önemli isimleriyle tanışıklığınız ne durumdaydı? Mesela Üstad Necip Fazıl Kısakürek’i gördünüz mü?

Tabiî üstadı gördüm. Konferanslarına gittim, dinledim. Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ile tanıştım. Kendisi de kitabımı okuduktan sonra beni çağırdı Çankaya’ya… Gittik, görüştük. Bakan olduğu yıllarda Kırgızistan’daki bir görüşmemiz de kitapta yer alıyor. Kendisiyle yakın bir arkadaşlığımız vardı. Hem öğrencilik dönemimizden hem de akademisyenlik yıllarından sağlam bir ilişkimiz var… Belki Cumhurbaşkanımızın kendisinde olmayan fotoğrafları bile bende vardır. Kongrelerde beraber çekildiğimiz fotoğraflar mesela… Okullarda, değişik törenlerde çekildiğimiz fotoğraflar… Sayın Tarım Bakanı Sami Güçlü Bey ile dostluğumuz vardı. Yine hem okul döneminden hem de SAÜ’ de beraber çalışmamızdan ötürü… Mersin Milletvekili Ömer İnan Bey. O da buradan gitti mesela… Yani geçen hükümet döneminden yaklaşık 100 kişi kadar Milli Türk Talebe Birliği’nden gelmiş insanla tanışıklığım vardı.

Sayın Başbakanımız da aynı teşkilatın içindeydi, onunla bir ilişkiniz var mıydı?

``Yok, o daha küçüktü bizden, yaş olarak tabi ki… Ben ve Sayın Cumhurbaşkanımız ondan yaşça büyüğüz. Dolayısıyla şu anda hükümette, kalburüstü diyeceğimiz yerlerde arkadaşlarımız çok.

Bir de çok ilginçtir ki aynı zamanda kitabınızın adını taşıyan bir durum söz konusu. Yani 30 Şubat meselesi. Hocam bu dalgın bir nüfus memuru faciası mıdır?

Beni doğduktan dört sene sonra nüfusa kaydettirmişler. Tabi göçebe halinde nüfus ne gerek… Artık hangi akılla olduysa gitmişler, beni İslâhiye civarındaki bir köy muhtarına kaydettirmişler. Muhtar sormuş “ne zaman oldu”, bizimkiler demiş “1950”, muhtemelen doğru olabilir, “ay olarak da şubatın sonunu yaz”… Muhtar da hiç düşünmemiş yazmış 30 Şubat… Bir de Liseye kadar kimse fark etmiyor bilgisayar olmayınca… Doğum tarihin kaç diyorlar, 30/2/1950! Kimse de düşünmüyor ikinci ay kaça geliyor, kaç gün… Nüfusa kaydedilmiş, öylece yıllar yılı taşıdık. İlk güçlüğü Kosova’da yaşadım. Arkadaşlarımla gittim. Karayolu seyahatini çok seviyorum. Mümkün olsa Amerika’ya bile yürürüm! Binlerce kilometre hiç zoruma gitmiyor. 15 günde 10.000 kilometre karayolu seyahati yaptım. Ve sadece 181 dolar masraf yapmışız adam başı… Üniversite’nin resmi heyetiyle gittik, havaalanına indik ilk tepkiyi orada aldım. Bilgisayar kabul etmedi. Görevli dedi ki “Bu ne?”. “Ne var?” diye sordum. “Tarih doğru mu?” dedi. O zaman Birleşmiş Milletler İdaresi vardı Kosova’da. Dedim ki “Yanlış yazılmış ama resmen doğru.” Amirini çağırdılar. O da hayret etti, “Nasıl oluyor bu diye?” sormaya başladı. “Miladi takvimde mi var? Gregoryen takvimde mi var? Bilmem nerde mi var?” Sağ olsun, güçlük çıkarmadı ve gümrüğe 00/00/1950 olarak girdi benim doğum tarihimi. Anladım ki bundan sonra problem olacak, üniversiteden belge alıyorum, nüfus cüzdanımı yeminli tercümandan tercüme ettirip notere tasdik ettiriyorum. Sonra Polonya’ya gidiyorum, almıyor yine bilgisayar. Beni kuyruktan ayırıyorlar tıpkı bir suçlu gibi… Bakıyorlar profesör unvanlı adam, belgeleri var, doğumu 30 Şubat! Olacak gibi değil ki… “Yahu siz hiç doğum gününüzü kutlamıyor musunuz?” diyor. “Hayır, ben dünyada tekim hiç kutlamıyorum” diyorum, basıyor kahkahayı… Geçtim, giderken yine benzer durumu yaşadım. Keza Bulgaristan’a gittiğimde yine pasaportu verdim. Tabi en alta koyuyorum artık benimkini… Alıştım problem çıkmasına… Yine aynı durum: “Bu ne?”. “Ne var komşi?” dedim. Türkçe de biliyorlar. “30 Şubat?” dedi. “Evet, Türkiye’de öyle!” dedim. Adam çıldırdı. Türkiye’de Şubat 30 çekiyor, onlarda farklı çekiyor. “Olur mu böyle?”… “Yahu komşi eskiden oluyordu, geçiyordu buradan, şimdi niye olmuyor?” diyorum… Lanet olsun deyip beni bıraktılar. Romanya’da yaşadım, başka yerlerde yaşadım. Ama artık bu durum haz vermeye başlamıştı bana… En son baktık bizim çocuk Amerika’da, o gelemiyor biz gidelim bari… Ama Amerika bana 30 Şubat’a vermez ki vize… “Ne yapayım, ne edeyim, değiştireyim” dedim. Nüfus Müdürlüğü’ne gittim. 1950 yılı Şubat’ı 28 çekiyor. 28 Şubat. “Yahu”, dedim “28 Şubat olmasın… Kızımın doğum tarihi 1 Mart, gel 1 Mart olarak ayarlayalım bunu… Onunla beraber kutlarım, hem ben de 2 gün gençleşmiş olurum” dedim. Mahkemeye gitmek gerekiyormuş. Ben de vazgeçtim. Canım da istemedi uğraşmak. En son 28 Şubatlı nüfus cüzdanımı aldım. Ama diğer nüfus cüzdanımı hatıra olarak saklıyorum. Onu vermedim.

Aslında genel hatlarıyla cevapladınız ama yine de sormak istiyorum. Etrafınızda herkesçe gezgin bir insan olarak biliniyorsunuz. Bu nasıl bir duygu hocam? Salih Şimşek denilince akla modern zamanların bir seyyahı geliyor.

``Aslında benden çok gezen arkadaşlarım var. Ama benim adım böyle çıktı bir kere… İnsanın adı çıkmaya görsün… Mesela şimdi Teknik Eğitim Fakültesi Dekanı Hüseyin Ekiz belki bugün Bulgaristan’da. Resmî görevle gidiyor. Ben resmi görevle gitmeyi tercih etmiyorum. Öyle arkadaşlarımız var ki onlar geziyorlar ama lâfını etmiyorlar. Ben de konuşuyorum tabiî böyle… Gazeteci Zeki Aydıntepe, çok severim, şimdi Özbekistan’da. O da benim her gidişimi yazar. “Oraya gitti, şuraya gitti” diye. Ben de böyle yazınca daha da popüler hala geldim tabir caizse…

Peki, yakın zaman içerisinde var mı bir seyahat planı?

Ben 1973’ten beri düzenli olarak geziyorum. Her zaman var aklımda… Ben dinleneceksem hemen ertesi gün gezmeye çıkarım. Seyahat yaparım. Benim izne ayrılmam demek seyahat demek. Aksi halde izne ayrılmamın hiç gereği yok. Bana desinler ki Ağrı’ya gidin gelin arabanızla… Ben çok rahat gidip gelirim. Hiç problem olmaz. Ama deyin ki “şu mektubu gidin, Ağrı’da postaneye atın”, bu zoruma gider. Görev gereği gitmeyi tercih etmiyorum. Bakın mesela Erasmus Programı var üniversitede… Bir yığın öğrenci parasını fondan almak kaydıyla gidiyor. Ben hiç o fondan yararlanmadım. Öyle bir derdim de yok… Gidersem, kendim gideceğim, imkânım olursa… Ama hala Kırgızistan’a gitmek istiyorum, göremediğim yerlerini görmek adına…

Peki, böyle bir kitap çıkarmak nereden geldi aklınıza, ya da bu gezilerinizi ve oralardaki anılarınızı kitaplaştırmak?

``Okurlar, öncelikle bir yığın tanınmayan isim olduğunu ve çokça ayrıntıya girdiğimi göreceklerdir Kırgızistan seyahatinde mesela… Benim niyetim kitap değildi. 2005 Nisan ayı civarında Kırgızistan’da bir Türk üniversitesine bir eğitimci açığının olduğunu bana Sayın Rektörümüz söyledi. Profesör veya doçent olsun denildi. O günlerde de Kırgızistan’da devrim oldu. Cumhurbaşkanı Akayev devrildi. Kargaşa hâkimdi. Türkiye Cumhuriyeti iki büyük uçak göndererek Türk öğrencileri tahliye etti oradan. İşte o sırada bazı hocalar gitti ve geri dönmediler. Bu yüzdendi bize müracaatları. Çocukluğumdan beri Tanrı Dağları’nı merak ederdim zaten ben… Bir de çok seyahatname okurum. Yaklaşık 150 tane seyahatname var kitaplığında. Seyahat edemediğim zaman buradan gezerim yani… Her zaman geziyorum, arkamda, masamda her yerde harita var… İşte neyse ki bu meseleye ben müracaat ettim. Başkent Bişkek’te ineceğiz. Uçakla yaklaşık bir saat, arabayla gidersem Tanrı Dağları’na 12–13 saat. Tabi kargaşa sürüyor, hükümet yok ülkede… Ben bu şartlara rağmen karayolu tutkumdan dolayı araba ile gitmeyi tercih ettim. Tanrı Dağları’nda ne ile karşılaşacağımız belli olmamasına rağmen hiçbir korkum olmadı. Tek korkum tüm seyahatlerimde arabamın dağ başında bozulması… Onun da artık sigorta vesair ile çaresi var ki böylece o korkuyu da kırmış olduk. En ıssız yerler orası, yerleşim yeri yok oralarda. “Allah büyük” dedik ve gittik. Hiçbir şey olmadı. Sağ salim vardım. İşte bu yolculuk esnasında dedim kendime “yıllar yılı gidip-geliyorum. Bari bir günlük yazayım / tutayım”. İşte böylece seyahatlerimi yazmaya başladım. Yayınlama niyetim falan yok, duygularımı canlı tutmak adına yapıyorum bunu. Türkiye’ye gelince “şunları bilgisayara aktarayım, hem de not aldığım başlıkları geliştireyim; düzgün bir şey olsun” dedim. Oturdum yazdım, 60 sayfa tuttu. Zeki Aydıntepe’ye bahsettim bundan. Baya hatıra kalacak dedim. Ertesi gün gazetede şu yazıyor: “Salih Şimşek hatıralarını yazdı, yakında yayınlayacak!” Emri vaki… “Zeki Ağabey yapma–etme” dediysek de sürekli anons etti. Başlık şu: Kadife devrimi yaşayan bir ülkeye gidecektim. Tam 4 gün anons yaptı. Ve bir başladık çarşaf gibi tam sayfa. 16 gün sürdü bu yazı dizisi. Bunun gibi birkaç yazı dizisi daha oldu. Ve böylece bizim seyahatname çıktı. Yayıncı olan arkadaşım İsmail Aydın ile birkaç seyahatim oldu. “Hocam, bunları basalım” dedi, ben de “Al, bass” dedim ve kitap çıktı.

Çok güzel, yine Kırgızistan’da o zamanın Dış İşleri Bakanı olan Sayın Cumhur-başkanımız ile karşılaşıyorsunuz?

``Kırgızistan’da bir hafta derse girdim. O arada Dekan Bey, Dış İşleri Bakanı’nın Kırgızistan’a geleceğini ve ondan talepleri olacaklarını söyledi. Ben de dedim ki “epeydir görüşmüyoruz ama belki işlerinizi kolaylaştırma adına faydam olabilir”. Dekanlığın aracıyla Bişkek’e gittik. Nereye geleceğini öğrendik. Otele gittik. Randevuyu da elçiliğe vermiş Dış İşleri Bakanı… Toplu olarak orada iş adamları ve başka problemi olanlarla görüşecek. Türklerin oteline el konmuş, mağazalar yağmalanmış, yakılmış… Bir yığın insan, birbirini tanıyorlar. Dekanı da tanıyorlar. Tanınmayan sadece ben varım… Ben baktım ki vakit bulmamız mümkün değil. Hemen bir harekât geliştirdim kendimce, herkesin oturduğu yere değil de diğer tarafa doğru yöneleceğim ben, bakan gelirken. Görüp tanırsa, gelirse yanıma ne ala… Bakan geliyor, korumalar var. Bir tarafta ben, bir tarafta insanlar… Bakan geldi, bir baktı bana, “Salih!” dedi. “Bakanım hoş geldin” dedim. Geldi bana, sarıldık falan millet orada bekliyor. Derdimi kısaca anlattım. Dedi ki “Bu benim okuldan arkadaşım, üstelik benden de genç kalmış.”. Rica ettim 10 dakika ayırdı bize toplantıdan önce. Herkes bize bakıyor. Lobinin bir kenarında bakan, ben, dekan… Dediğim gibi 40 yıllık çok güzel bir dostluğumuz var.

30 senedir Adapazarı’ndasınız hocam. Bu kadar coğrafya görmüşken Adapazarı’nı nasıl değerlendiriyorsunuz?

``30 senedir Adapazarı’nda yaşayan bir insan başka nereli olacak? Ben Adapazarılıyım artık… Adapazarı Türkiye’nin sayılı yerlerinden birisi… Tabii (doğal) yapısı olarak… Munis yapısı olarak, yani insani yapı olarak… Mesela Orman Park’ta bir arkadaşımız iftar verdi. Yahu o kadar güzelmiş ki! Ne kadar güzel olmuş Orman Park, araba park edecek yeriyle, o güzel görüntüsüyle, o kadar doğal bir görüntüsü var ki çok güzel yapmışlar.

Kısa bir soru daha sorayım hocam müsaadenizle. “Asla unutamam” dediğiniz bir yer var mı, yani şöyle sorayım en fazla hayran kaldığınız coğrafya neresi?

Tabi bu zevk meselesi… Mesela Balkanlar’a gittiğimde görmüş olduğum Bosna’nın özel bir yeri var bende. Mostar Köprüsü tekrar yapıldı aslına uygun şekilde. Köprü gelinlik gibi süslenmişti. Başbakanımız gidip açtı. Törene kadar kimseyi geçirmediler ama konsolosluğumuz sağ olsun, özel izinle ekibimizi geçirdi önceden. O tarih köprüsünden geçtik. Bosna Allah’ın verdiği çok güzel tabiat parçalarından biri… İnsan yapısı da çok farklı…

Türklere çok farklı bakıyorlar. Hala Osmanlı diyorlar…

Evet, Türklerin âşıkları… Türk değiller, Slav ırklarından. Bunlar gönüllerinden Müslüman olmuşlar. Bazı yerler gibi korkuyla değil… Fizikleriyle, insan yapılarıyla, davranış biçimleriyle tam bir beyefendi hepsi… Aynı düzgünlük diğer bölgelerde de var ama o kadar sık değil… Bosna’nın bende bıraktığı ayrı bir iz var… Bir de Tanrı Dağları’nın ‘su samuru’ diye tabir ettikleri yerler var. Sağ taraf dağ, sol taraf dağ, ortada bir asfalt. Ama tabiî her ülkenin güzel bir tarafı var…

Hiç batıyı merak etmiyor musunuz?

Vallahi Batıyı o kadar çok merak etmiyorum. Amerika Birleşik Devletleri’ni hiç merak etmiyorum. Vizem var üstelik… İstediğim zaman gidebilirim. Ama içim ısınmıyor. “Amerika mı? Hindistan mı? Deseler, Hindistan!” derim herhalde. Daha farklı bir kültürel zenginliği var Doğunun… Zaten biz Amerikan kültürü ile yetişiyoruz. Televizyonlarımızla, giyimimizle vesair… Orayı yaşıyoruz zaten… Doğu farklı… Ayrı bir dünya orası… Gürcistan, İran, Pakistan, Bangladeş, say git öyle…

Kaynak: ADNAN DİZER, ADAPAZARI, SAKARYA HALK Gazetesi, 12 EKİM 2008, SAYFA:6