DSC08251 

Dinle ilgili yaklaşımları iki ana grupta toplayabiliriz:

Birincisi; başta Kitap ve Peygamber olmak üzere kaynakları tarafından tanımlanmış ve çerçevesi belirlenmiş olan yaklaşım. Bu çizgi; nicelik ve maddi güç bakımından çoğunlukla zayıf kalmış olmakla birlikte; nitelik, tutarlılık, kalite ve muhteva bakımından her dönemde aşılmaz bir güce sahip olmuştur. Bu yaklaşıma bağlı olanlar; statükoyu, maslahatı, eklektizmi, çıkarcılığı, oportünizmi, yani dünyeviliği esas almayan bir davranış biçimine değişmez ve şaşmaz biçimde bağlı kalmışlardır. Bu yüzden, hemen her dönemde çoğunluğu elinde bulunduran karşıtlarının baskı ve dayatmalarına maruz kalmışlardır.

Dinin bizzat özgün ve kendi dinamikleri üzerine kurulu olan bu yorumuna göre: Toplumsal kabullere dayalı yozlaşmış kurulu düzenin ıslahı mümkün değildir. Köklü bir değişime tabi tutulması tek çaredir. Düzelteyim derken, iç çürümelerin azmasına neden olan ve daha çok hasara yol açan sıvama yöntemlere itibar edilmemelidir.

İkincisi; yukarıdaki çerçevenin dışında kalan ve birçok farklı eğilime göre şekillenen, özünde dindışı (dünyevi-seküler) kaynakların etkisinde kalan eklektik akımlar toplamıdır. İlk bakışta Dine aitmiş gibi bir görüntüye sahip olmalarına karşın, gerçekte Dinin esaslarını az veya çok zedeleyen bir anlayışı temsil ederler. Genelde çok küçük ve iyi niyetli sapmalarla başlayıp Dinin ana yörüngesinden çıkmasına neden olan noktaya kadar giderler. Dinî terminoloji ile ifade etmek gerekirse; “bidat” ile başlar, “tahrif” ile son bulur.  Bidatler, çoğu zaman iyi niyetle ve saf duygularla yapılmış katkılar; tahrif ise, Dinin temel çerçevesinden saptırılması, bozulması ile sonuçlanan müdahalelerdir. Küçükle başlayan zamanla kartopu gibi katlanarak büyür ve farklı bir kimliğe bürünür.

Kuran bu tehlikeye işaret eder ve günümüzde örnekleriyle çokça karşılaştığımız gibi; kendini müstağni, yanlışsız ve koruma altında sayan Müslümanları uyarır. Bu maksatla aynı yanlışa düşülmemesi için çok sık iki örnekten söz eder: Yahudilik ve Hristiyanlık. Bu iki grubun başına gelenlerin günümüz Müslümanlarının da başına gelebileceğini hatırlatır.

Hatırlayalım, bu iki inancın kaynağı ve özü “Allah’ın yanındaki tek geçerli din” olarak İslam’dır. Son Peygamber Hz. Muhammed (as) gibi Allah tarafından elçi olarak gönderilen Hz. Musa (as) ve Hz İsa (as) tarafından İsrailoğullarına, dolayısıyla tüm insanlara tebliğ edilen İslam’ın bizzat kendisidir. Daha sonra Yahudi ve Hristiyan adını alan o günün inananları son ümmet mensupları gibi önceleri “Müslüman” idiler.

Bu çerçeveyi ve uyarıları dikkate alarak Dine dair gelişmeleri, uygulamaları, müdahaleleri yorumlamak ve değerlendirmek gerekir.

Dini toplum hayatından çıkarmayı amaç edinen Modern Ulus Devletin şekil verdiği “Resmi Din”; İslam’ı inanç, ibadet ve ahlaka indirgeme operasyonuna tabi tutarak, yukarıda belirtilen ikinci yaklaşımın en ifsat edici sürümünü devreye almıştır. Vahamete bakın ki; birileri karşıtlığı üzerine bir sistem inşa ederken Dini kendi hedef ve ihtiyacına uygun hale getiriyor. Deyim yerindeyse fili kuşa çeviriyor. Daha kötüsü, kimi Müslümanlar da buna arka çıkıyor.

Bunun bir “tahrif” projesi olduğuna şüphe yoktur. Diğer yandan Devlet, kalıcı hale getirmek için baskı ve dayatmayla herkesi buna inanmaya zorlamıştır. Karşı çıkanları da en ağır cezalara çarptırmıştır.

Projenin uygulamasını Dinin içindenmiş görüntüsü verdikleri Diyanete yüklediler. Böylece Din,  bu kurum eliyle bütünlüğünden koparıldı, resmi ideolojiye payanda haline getirildi ve gerçek kimliğinden uzaklaştırıldı.

Yalnız başına bütün sorumluluğu Diyanete yüklemek elbette haksızlık olur. Asıl sorumluluğun Müslümanlara ait olduğu göz ardı edilemez. Çünkü bu müdahaleye karşı çıkacaklarına, benzer veya paralel bir anlayışı onlar da benimsedi.

Bunu görmek için Türkiye’deki cemaat, grup, parti, vakıf, dernek gibi; âlim, aydın, yazar, akademisyen, teknokrat, bürokrat gibi kendini Müslüman olarak tanımlayan ve sunan kuruluş ve kişilerin yaklaşımlarına bakmak yeterlidir. Hemen hepsi, hayatın gerçeklerinden ve toplumun temel sorunlarından kopuk bir Dinden söz ediyorlar. Son zamanlarda İktidarın yaydığı güven duygusu, güç ve imkâna kavuşma onları iyice rehavete sevk etmiş ve sorumluluklarını unutturmuş.

Yeryüzüne ve Müslümanlara hükmeden egemen sisteme eklemlenmeye ve bütünleşmeye çalışıyorlar. Dinin ekonomi, hukuk, eğitim, sosyal hayat, kadın, yoksulluk, işgal, sömürü ve benzeri pek çok konuyla ilgili farklı bir önerisi ve çözümü yokmuş gibi davranıyorlar. Bütün bu alanların üstüne bir başörtüsü geçirmeyi yeterli buluyorlar.

(Devam edecek)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here