Türkiye’de devletin dine müdahalede sınır ve ölçü tanımadığı, hiçbir hukuki meşruiyet aramadığı o kadar çok örnek var ki saymakla bitmez. Tam doksan yıllık bu sürecin yirmi beş yıllık bölümünde müdahale; her türlü kabalık, usulsüzlük, baskı, şiddet, kötü muamele eşliğinde yürütülmüştür. Kuran okumanın yasaklanması, camilerin ambar veya kışlaya dönüştürülmesi, kıyafetinden dolayı insanların cezalandırılması, kitap okuyanların cezaevine atılması ve benzer uygulamalar çoğunlukla bu döneme rastlar.

1950’den sonra üslup değişikliğine gidilmiş, kabalık, baskı, şiddet, kötü muamele nispeten azalmıştır. Ama dine müdahalede bir gerileme yaşanmamış, tersine daha kalıcı olacak şekilde tahkim edilmiştir. Bu üslup değişikliği yanıltıcı olarak birçok kimse ve çevre tarafından müdahalede gerileme olarak algılanmıştır. Kurucu ilk dönemin ardından başlayan tahkim süreci, değişen formların yanıltıcı perdelemesinin ardında günümüze kadar sinsice ilerlemektedir.

Devletin dine müdahalede ne kadar ileri gittiğini gösteren en açık ve tipik örneklerden biri vakıflardır. Vakıf, doğrudan ibadet kastıyla “sadaka i cariye” hükmünde oluşturulan bir müessesedir. Bütünüyle dinî bir amaç ve kaynaktan neşet etmiştir. Vakıf; fakirin, yoksulun, yolda kalmışın, sıkıntıya girmişin, borçlunun, felakete uğramışın, dulun, yetimin, kimsesizin hakkı ve malı olan sadakadır.

Devlet, hukuku çiğneyerek bu vakıflara el koymuş ve doksan yıldır amacı dışında kullanmıştır.

Yaşadığımız topraklarda yüzyıllardan beri varlığını sürdürdüğü dikkate alınırsa vakıfların ne kadar kalıcı ve önemli bir işleve sahip olduğu anlaşılır. Sosyal hayata bu çapta ve zamanı aşarak olumlu katkıda bulunan ikinci bir kurum göstermek çok zordur.

Böyleyken, Müslümanların vakıfları, dini tasfiye eden ulus devletin bir idari birimi olan Vakıflar Genel Müdürlüğü eliyle yönetilmektedir. Dine ait ve ibadet kastıyla oluşturulan kurumları din karşıtı bir devlet kendi politikaları için kullanıyor.

Daha kötüsü ise, sadakalardan oluşan gelirler bir faiz müessesi olan Vakıflar Bankasına sermaye yapılmıştır.

Bu, Müslümanların ibadet kastıyla biriktirdikleri paraların devlet tarafından faize sermaye yapıldığı ikinci vakadır. Birincisinde, Hind Müslümanlarının cihad ibadetine katkıda bulunmak üzere Kurtuluş Savaşı için topladıkları paralar İş Bankasının sermayesi için kullanılmıştı.

İbadet olduğu için cihad ve sadakaya ayırdıkları paraları faize sermaye yapmak en hafif ifadesiyle Müslümanlara hakarettir, aşağılamaktır ve inancıyla alay etmektir. Hiçbir ahlak ve hukuka sığmayan gayrimeşru bir uygulamadır.

İslam’ın temel kaynaklarının lanetlediği faizi, bir mali ibadetin içine sokmanın hiçbir haklı ve geçerli gerekçesi olamaz.

Kuran: “Faiz yiyenler, şeytanın çarptığı kimseler gibi davranırlar. Siz ey iman edenler! Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve eğer müminseniz faizden doğan kazançların tümünden vazgeçin; çünkü eğer böyle yapmazsanız, bilin ki Allah’a ve Elçisine savaş açmış olursunuz.” (Bakara-277-278-279)

Peygamber (a.s.) fâizi yiyene, yedirene, fâiz muamelesine şâhitlik edenlere, bu muameleyi yazana da lânet etti. “Haberiniz olsun, cahiliye devrindeki bütün faizler kaldırılmıştır, ödenmeyecektir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olacaksınız.”

Dine, ibadete, hak ve özgürlüklere kaba bir müdahale olan bu vesayetçi uygulamaya, gaspa, haksızlığa ve zulme derhal son verilmelidir.

Kime devredilecek, nasıl idare edilecek gibi bütünüyle teknik gerekçelerin arkasına sığınmak abesle iştigaldir.

Bir dinin mensupları ibadetlerini nasıl yapacaklarına özgürce kendileri karar verebilmelidir. Bu; devletin değil, onların sorunudur.

Ne yazık ki, sanılanın aksine; Ak Parti iktidarlarında diğer kesimlerin hakları ile ilgili önemli adımlar atılmasına karşılık Müslümanların Hakları konusunda beklenen adımlar atılmamıştır. Yalnızca psikolojik eşik aşıldığı için yasal güvenceye bağlanmayan kimi fiili iyileştirmeler sağlanmıştır. Ancak bunlar son derece yetersizdir ve bütünün yanında devede kulak nispetindedir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here