Bizim köşede ki seyyar satıcı Ali amca; geçiyordum önünden “oğul” dedi çağırdı yanına.
Geldim.
Çekti şöyle omzumdan tutarak, tahta taburesini uzattı.
Aldım, oturdum dizlerimi bükerek.
Güldüm.
Gözlerindeydi gözlerim.
“Çaycı” diye seslendi hemen, önünden geçip giden çaycıya, orta parmağıyla işaret parmağını birleştirerek gösterdi ona “iki” diyerek de destekledi işaretini… Geldi çayımız.
Sokağın kenarında, bir seyyar satıcı tablasının hemen köşesinde, soğuk havanın üşümeleri Ali amcanın sımsıcak yüzü ve ben oturduk öylece…
Tabakasını çıkardı sonra, en sertinden Muş tütünü vardı içinde, kenarlarını diliyle ıslatarak sardı sımsıkı.
Bana uzattı.
Güldüm
“Ben…” dedim
“Al” dedi kararlıca “al”
Aldım…
Sustuk epey bir süre, sığara buğusunda yanan göz aralığından bakılan kaçamak bakışlarımla.
Bu özel mekânda olmanın bana verdiği keyif, çayın her yudumuyla içerime sımsıcak inip tüm bedenime yayılıyordu sanki.
Sohbetten aldığım muhabbet, zaman mefhumunu kaybettiriyordu. Dakikaların üçer beşer atlayarak ilerlemesinden bunu anlamak hiç de güç olmuyordu benim için.
Orda, öylece, saatlerce hiç konuşmadan oturabileceğimi düşündüm.
Mekân önemli değildi aslında, insanın içerisinde bulunduğu mekândan aldığı hazdı bu, insanı saran, sarmalayan.
İnsan, yaşadığı mekândan değil, içerisinde yaşattığı mekândan beslenir çünkü.
 İnsanların en kalabalık yerlerde yapayalnız, yalnızken de kalabalık olmaları bu yüzden olsa gerek.
 
Önümüzden koşar adım akıyordu şehir.
Kelimeler arasına sıkıştırılan öylesine sorulara verilen cevaplar bile insanı yüreğinden tutuyor, anlamsız tebessümlere bırakıyordu yüzleri.
Beni seviyordu Ali amca, bunu gözleri söylüyordu.
İlgisiz gibi dursa da, sıcacık bakıyordu,
“bir çay daha” derken en tatlı gülüşünü takınıyordu yüzü
Ama sevgisini belli etmemeye çalışıyordu; azalır diyemiydi, sıradanlaşmasından mı korkuyordu bilmiyorum.
 
Kısık cümlelerle başlayan ses tonu arada çatık kaşlarıyla desteklense de her sözünün sonunda bir anlam ve bir tebessümle son buluyordu.
 
Ağırdı; suskun ve dalan bakışları vardı
Hayatın tüm yaşanmışlığıydı sözleri.
Üzerinde ki elbise gibi yıpranmış, kırık dökük cümleleriyle hoş bir “hacı ağabey”tadındaydı, köşe de ki taburesinde.
Hiç konuşmadan, hiç tanımadan ben onun bu ağır aksak duruşunu, sigarasının ucundaki külü özenerek ağırca düşürüşünü sevmiştim
O da beni seviyordu
Art arda içinden gelerek, zevkle söylediği çaylardan anlıyordum bunu!
Ama söyleyemiyordu,
Hissetmemi sağlıyordu sadece
“Yine gel” dedi ayrılırken, ellerimi sıkıp parmak uçlarına kadar hissettiren sıcaklığıyla
Yine gelecektim, giderken yanında bıraktıklarımı toplamak için
Yine…
 
 

01.03.2012