Açlık ve yoksulluğun etkisiyle Suriyeli kadınların, Gaziantep’in sokaklarında bedenlerini satmaya başladıkları haberleri vicdanları yaralıyor. Ne yazık ki, sefalet had safhada. Her geçen gün durum daha vahim hale geliyor. Evsiz, barksız, aç ve açıkta, bir lokma ekmek bulamayanlar, çocuğunun gözyaşını dindiremeyenler, gıdasızlıktan ölüm sınırına gelenler, dilenenler, parkta sokakta camide yatanlar var!

Suriye sınırlarının içinde durum daha da vahim. Milyonlarca insan evini terk etti. Şehirler, kasabalar ve köyler tahrip ediliyor. Kan, gözyaşı ve ölüm eşliğinde açlık, yoksulluk ve sefalet tavan yaptı. Kedi, köpek eti yiyenler bile var.
Az söyleyelim, çok anlayın!
Bu haberleri duyan vicdan sahibi herkes insanlığından utanmak ve kendine düşeni yapmaya çabalamakla yükümlüdür. Bunun için bir şey yapmayanın insan olduğundan da Müslüman olduğundan da şüphe duymak gerekir. Hele bu yangına içeride ve dışarıda çıkarları için su yerine benzin dökenler yok mu? Onların yanında leş kargaları, hatta en vahşi yaratıklar bile masum kalır. Kuran’ın ‘hayvandanaşağı’ dediği cehennemlikler bunlar olsa gerek.
Amerika, Avrupa, Rusya, İsrail, Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği ateşe benzin döküyorlar ve alevlerin Suriye’de yaşayan insanları yakmasından da rahatsızlık duymuyorlar.
Dünyadaki ve Türkiye’deki Sivil Toplum Kuruluşları, İnsan Hakları Savunucuları, Kadın Örgütleri, Üniversiteler, Eğitimciler, Hukukçular, Siyasetçiler, Aydınlar, Âlimler, Ulusalcılar, Solcular, Küreselciler, Liberaller, Laikler, Dinî Gruplar, Gazeteciler ve hayvan hakları savunucuları ortada görünmüyorlar.
Türkiye’nin çökmüş bulunan Suriye politikasının siyasi sorumlusu ve mimarı olarak;Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı çaresiz ve eli kolu bağlı bekliyorlar.
Temsil ettiği şehirde, sorumlusu olduğu sosyal politikalar ile ilgili trajediler yaşananFatma Şahin’in bir programı var mı? Bilinmiyor da görünmüyor da.
Müslümanlar, İslam Konferansı Örgütü, Arap Birliği, Suudi Arabistan, Körfez Ülkeleri sadece seyrediyorlar.
İslam Dünyası’nın Arap Âlemi’nin ve Türkiye’nin sermayedarları, mal ve para sahipleri, ülkenin kaynaklarını işletenler, Suriye ile ticarette önde koşanlar, rantı kimseye kaptırmayanlar, iktidara yanaşıp kamu kaynaklarını şahsi servetine katanlar hiç ortada gözükmüyorlar.
Antep’in sermayedarları! Bu sözlerin daha fazlası sizin için. Şehrinizde, yani komşunuz aç ve perişanken siz rahat yatıyor, gününüzü gün etmeye çalışıyorsunuz. Peygamber böyleleri için “bizden değildir” diyor. “Bizdendir” dedikleri arasına katılmak istiyorsanız bunun için ne yapacaksınız?
İçeride olsun dışarıda olsun, yukarıda sıraladığımız tüm muhataplara sormakgerekiyor:
Neredesiniz, niye yoksunuz, niye duymuyorsunuz, niye sesiniz çıkmıyor, niye vicdanınız kanamıyor, niye insafınız ve adalet duygunuz harekete geçmiyor! Duyarlılığınıza ne oldu? Bu kitlesel ölümlere, göçe, açlığa, yoksulluğa, evsizliğe, sefalete karşı niye sessiz duruyorsunuz? Ortağı olduğunuz bu vebalin altından nasıl kalkacaksınız? Dahası, Allah’a nasıl hesap vereceksiniz?
Bu hesabı veremeyeceklerin başında, Müslümanları katleden İran ve uzantısıHizbullah da var. Affedilmesi, kabul edilmesi, meşru görülmesi mümkün olmayan birfitneye bir kez daha körüklüyorlar. Küresel hegemonyanın planlandığı ve uygulamaya koyduğu ŞiiSünni çatışmasına Şiiler adına çanak tutuyorlar.
Aynı şeyi, sözüm ona Sünniler adına; Peygamber’in sünnetini aşağılık arzuları için istismar eden, Din bezirganı, ihtiras düşkünü ABD işbirlikçisi Suud Krallığı, Körfez Emirlikleri ve yandaşları yapıyorlar. Bunların ABD’den talimat almadan adım atmadıklarını dünya âlem bildiğine göre Müslümanları temsil edemeyeceklerini de bilir.
İran ve Hizbullah saplandıkları Şii fanatizmi uğruna Müslüman bir halkın yok olması için Esed’le birlikte kan döküyorlar. Böyle yaparak başını ABD’nin çektiği çatıştırma projesinin destekçisi, hatta yürütücüsü oluyorlar. Anlayacağınız “Büyük Şeytan” ile işbirliği yapıyorlar denecek bir yerde duruyorlar.  
Durum bu kadar hassas iken, Türkiye’nin Suriye’deki Kürtleri Esed’in kucağınaitmesine ne demeli? Bu bölgenin tümünde ve Suriye’de Kürtlerin içinde yer almadığı bir barışın kurulamayacağını en iyi bilenler Türkiye’yi yönetenlerdir. Bu sebeple Kürtleri kucaklama girişimi başlatan Türkiye, nasıl oluyor da bu politikayla çelişen işler yapıyor? Bu doğrultu kim tarafından, kimin hesabına bozuluyor? Barışın kurulmasına hizmet edecek bir unsur, karşıtlığı derinleştiren bir soruna nasıl dönüşüyor? Anlayan beri gelsin.

24.07.2013