logo

30 Nisan 2018

Tepkileri din edinmek veya tepkilerin esiri olmak

Mehmet Yaşar Soyalan yazdı.

İnsan uysal koyun haline dönüştürülmemişse tepki verir. Tepki vermek, itiraz etmek onun doğasında var. Ancak insanoğlunun aceleciliği, sabırsızlığı, bilgisizliği, yaşananlardan ders almayışı, böyle bir alışkanlığının bulunmayışı, kendisinden önce yaşayanların tecrübesini kendi tecrübesi, birikimini kendi birikimi olarak görmemesi nedeniyle hedefine hemen şimdi ulaşmak ister.

 

Ne belirlediği hedefinin gerçek hedefi olduğu konusunda kendisini sorgular, ne de “proje”, “hedef”, “dava”, “amaç” dediği şeyin mahiyeti hakkında bir derinliğe hatta yüzeysel bir malumat dışında bir bilgiye sahiptir. Ne elinde “hakikat” diye gezdirdiğinin gerçekten hakikat olup olmadığı konusunda onu bir teste tabi tutmuşluğu vardır ne de böyle bir ihtiyaç hisseder. Ne tecrübesinin ve sahip olduğu birikiminin tasarladığı şeyi ikame edip edemeyeceğini sorgulamayı akleder ne de bu konuda kendisini uyaranlara kulak verir. Ne yapacağı işi kimle nasıl yapacağının muhasebesini yapar ne de çevresinde “haydi” diyenlerin bu “haydi”nin hakkını verip veremeyecekleri konusunda elinde bir veri mevcuttur. Ne bunların bir “çevre” olup olmadığı konusunda bir araştırması ve deneyimi vardır ne de, ne kendi yolunun “nasıllığı” ve “neliği” konusunda derinlemesine bir fikri vardır ne de “yol arkadaşım” dediklerinin kendisi ile aynı yolda oldukların dair “olur inşallah” dışında bir karinesi mevcuttur.

 

“İşin” küçüklüğüne büyüklüğüne bakmadan “yetti artık” diyerek kendisini iş üstünde bulur. Kim beni bu “işe” itti deme imkânı bulamadan iş üstüne yıkılır. “İş” harap olduğu gibi kendisi de helak olur.

 

Elbette “tepkisellik” diye tanımlamaya çalıştığımız insanoğlunun bu acullüğü meselesi sadece kişinin acullüğü ve sabırsızlığı ile ilgili değildir. Konu sanıldığından çok karışık; insanın doğası ve psikolojisi ile doğrudan ilgisi olduğu gibi sosyal, ekonomik, siyasal, dini yönü de bulunmaktadır. En temelde de yaşanılan gerçeklikler insanı “tepkiselliğe doğru savurmaktadır. Tüm bunların sonrasında tepkisellik; tepkiselliğe düşmek veya tepkiselliğe düşürülmek şeklinde, iki şekilde tecelli eder.

 

Günümüz dünyasında insanca yaşamanın zorluğu herkesin malumudur. Hayatın doğal akışının bozulduğu da, doğanın yasalarının ihlal edildiği de hatta yeryüzünün tahrip edilmeye doludizgin devam edildiği de herkesin görüp bildiği bir gerçekliktir. Yeryüzünün hemen hemen her bölgesinde imkânlar ve zenginlikler, insanlar arasında adil bir şekilde dağıtılmadığı ve yasal düzenlemeler çoğunluğun rızası ile oluşmadığı gibi yasalar da onların refah ve mutluluğunu sağlayamamıştır. Toplumsal düzen egemenlerin zevklerine ve dünya algılamalarına göre tanzim edildiği için yaşamak, insanların çoğu için, çok zaman katlanılması zor bir işkenceye dönüşmüştür. Genelleme yaparak (bazı özel dönemleri, bölgeleri ve toplulukları istisna ederek) konuşursak kalabalıklar tarihler boyunca, zulüm ve haksızlığın egemen olduğu bir hayatı yaşamak zorunda kalmışlardır.

 

Doğanın ve hayatın doğallığı bozulduğunda, olması gereken, olması gerektiği gibi olmamaya başlar. Arkasından, hayatın ve doğanın yapısı/karakteri, içindekileri de etkileyecek şekilde değişir. Böylece toplumlar doğallığını yitirerek, sınıflara ve kamplara bölünürler. Sınıfların ortaya çıkması, sınıflar arası rekabetin oluşmasını sağlar. Sınıfların varlığı ve aralarındaki rekabet, bu farkı uçuruma dönüştürür. Bu uçurum her bir devinimde her gün biraz daha derinleşir. Ve hayat sadece en üsttekinin arzularına göre şekillenir, onun yaşayabileceği şekle dönüşür.

 

Konuyu başka bir açıdan da değerlendirebiliriz. Eğer toplumların üzerinde kendi özgür iradeleriyle ve gönül rızalarıyla uzlaştıkları ve sorunlar ortaya çıktığında hakem olarak kabul ettikleri sosyal, siyasal ve adli bir organizasyonları yoksa güce dayalı ve gücü kutsayan bir toplumsal düzen kurulur ve buna uygun bir yaşam biçimi tecelli eder. Güçlü olan, güçsüzü, güçsüz de daha güçsüzü kendi hegemonyası altına alır. En trajikomiği ise güçsüzler ve en güçsüzlerse bunu doğal bir süreç gibi görerek, sıranın bir gün kendilerine geleceği ümidiyle veya olması gerekenin bu olduğuna inanarak/inandırılarak yaşarlar. Bazı dönemlerde bu hastalıklı durum göreceli olarak değişebilse, adalet ve adil paylaşım yerel ölçekte bir nebze de olsa gerçekleşebilse bile, bu iyileşme genelleşemediği, evrenselleşemediği, tüm toplumları kuşatamadığı için bütündeki bozulma, yerel olanı bir istisna haline getirmektedir.

 

Tarihte böyle olduğu gibi bugün de manzara yaklaşık olarak böyledir. Dolayısıyla bu durum toplumları ümitsizliğe düşürerek egemenlerin verdiğine razı olur hale getirmektedir. Kalabalık/sürü haline dönüştürülen toplumlar böylece en üsttekilerin hayat çarkını döndüren bir dişli, onların lüks ve konforunu hazırlayan bir araç haline getirilirler. Hayatın seyri içerisinde toplumların hakları da dişlinin hakları çerçevesinde ele alınır.

 

Tüm bunlarla birlikte tarih ilginç olaylarla ve örnekliklerle de doludur. Örneğin baskı ve yıldırmayı esas alan tek yanlı yönetim algılamalarının egemen olduğu toplumlarda, zaman içerisinde egemenlerin kendi aralarındaki rekabetin bir yansıması olarak daha az egemen olanlarla veya ezilenlerle/ güçsüzlerle işbirliği yapmak zorunda kalabilir, böylece yeni güç odakları ortaya çıkabilir. Güçlü bilinenler güçsüz hale dönüşüp, daha az güçlüler egemen hale gelebilirler. Ancak bu mücadele geçici bir durumdur ve aynı şekilde bu mücadele içindeki muhalefetlik ve muhaliflik hali de geçici bir süre için gerçekleşir. Tüm toplumu veya sınıfları içine alacak kadar toplumun tüm kesimlerini kapsamaz, sadece güç merkezlerinin değişmesini sağlar, üstelik toplumun genelinin kaderinde ve çektiği sıkıntılarda da gözle görülür bir değişiklik olmaz, olsa olsa değişim sırasında göreceli bir rahatlıktan söz edilebilir. Dönüşümlü olarak da olsa egemenliği ellerinde tutanlar, isyanın toplumsal bir muhalefete dönüşmemesi için gerekli önlemleri alırlar. Bu önlemlerin en başında da, tarihin ilk çağlarından beri uygulaya geldikleri gibi muhtemel muhalifleri, isyancıları, rahatsızlıklarını seslendirmeye başlayanları, “tepkiselliğe düşürerek” erken doğuma zorlamaktır.

 

Biraz açarsak: Hâkim sınıf, kendilerine zarar vereceğini tahmin ettiği kitlelerin, düşüncelerinin ve birlikteliklerinin olgunlaşmasına fırsat vermeden onları zulme, baskı ve yıldırmaya karşı aktif tavır almaya teşvik ederler. Sadece teşvik etmezler, uygun organizasyonlar kurarak sahte öncüler, hatta sahte ayaklanmalar da icat ederler. Böylece potansiyel muhalif algılamaları, muhalif oluşumlara dönüşmeden, egemenler için tehlike çanları çalmadan çok önceden kolayca etkisiz hale getirir ve istedikleri hayat seyrinin devamını sağlamış olurlar.

 

Bir de yazının başında kısaca değindiğimiz “yetti gayrı” diyerek, çok zaman sorumluluğun verdiği baskının da etkisi ile insanoğlunun acullüğü ve sabırsızlığı nedeniyle tepkiselliğe düşmesi vardır.

 

İnsanoğlu gerek bireysel gerekse toplumsal ölçekte bir kez tepkiselliğe düştü mü, bu tepkisellik kısa bir zaman içerisinde düşüncesinin ve hayatının her yönünü kaplar. Tepkisellik aklını örttüğü için derinlemesine düşünmez, fazla ölçüp biçmez, kendisine aşırı bir özgüven ve cesaret gelir. Donkişot vari yel değirmenlerine saldırmakta bir beis görmez. Bu noktadan sonra egemenlere yapacak fazlaca bir şey kalmaz. Olayları dikkatlice izlemeleri yeterlidir. Tepkiselliğin görünen iki temel soncu vardır: Birincisi kitleler, düşünerek, planlayarak, organize olarak herhangi bir iş yapamaz hale gelirler. İkincisi mevcudu, var olanı, yaşaya geldiklerini, acizliklerini ve üsttekini kutsamaya başlarlar.

 

İnsanlar elbette sadece coğrafyanın ve hayat şartlarının zorluğu, egemenlerin baskısı sonucu tepkiselliğe düşmezler. Tepkisellik ancak inançlarının, geleneklerinin, din algılarının da izin ve yol vermesi durumunda ortaya çıkar. Yaşanan hadiseleri ve toplumların yapılarını, inançlarını, din algılarını incelediğimizde bu durumu açık bir şekilde görüyoruz.

 

Bu gerçeklikten yola çıktığımızda bir istisna ile karşılaşırız. İslam ve Müslümanlar… İslam inancının temel kaynağı Kur’an ve Müslümanlar… Kur’an’ın onun dilinden muhataplarına ulaştığı Resulullah Muhammed ve Müslümanlar… Çünkü sabrı/direnmeyi, akletmeyi, sorgulamayı, bilmeyi, keşfetmeyi, merhameti, paylaşmayı, tevekkülü varlık nedeni olarak kabul eden bir inancın, dinin ve inananların lügatinde “tepkisellik” diye bir kelimenin olmaması gerekir. 23 yıllık peygamberlik hayatında tepkiselliğe düşmemiş bir Peygamberin ümmeti olduklarını söyleyenlerin de, Resulullah’ın kendileri için en temel, en seçkin örnek olması nedeniyle de tepkisellikten en uzak toplum olmaları beklenir. Oysa yaşanan ve yaşanmakta olan gerçeklik başka bir şey söylüyor. Resulullah’ın vefatının üzerinden çok geçmeden “Müslümanlar”, dinlerinin kitaplarındaki ilke, kural ve nasihatlere ve Peygamberlerinin uygulama ve örnekliğine rağmen yeryüzündeki toplumların pek çoğu gibi tepkisel ve şekilci toplumlardan birisi haline gelmiş durumdadırlar.

 

Çünkü Müslüman gelenekten gelenler, gelenekleri ile bağlarını gevşetirken veya koparırken, sonraki süreçte Müslümanlaşanların Kur’an’ın İslam ve Peygamber tasavvuru ile tanışmaları pek çok nedenden dolayı gerçek anlamda gerçekleşmedi. Onlar kendilerini, bazı bölgesel inançların, geleneklerin ve masalların İslam rengine boyanmış halinin içinde buluverdiler. Dinin aslını anlamaya, anlatmaya çalışanlar da fazla etkili olamadı. Sonunda kitleler bu “kumdan şatolara” çekilerek efsane ve zandan oluşan dinlerini ya sürü psikolojisi ya da tepkisellik içinde içselleştirmeye çalışarak hayatlarını sürdüre geldiler.

 

Bu kitlelerin, taklitçi, şekilci veya gizemci, batinici bir algıya sahip olmaları, öok zaman yaşadıkları coğrafyanın egemenlerinin işini kolaylaştırdı. Çünkü bu din algısı onları ya kalabalık/sürü ya da tepkisel bir topluluk haline getirdiği bu halleri, zamanın iktidar için kalıcı bir tehdit haline dönüşemedi.

 

Kur’an’ın İslam’ından uzaklaştırılan bu kitleler okumayı sevmedikleri gibi okuyanı ve okumanın bir gereği olan sormayı ve sorgulamayı hoş görmezler. Bu nedenle bu din algısı ve bazı bölgesel ve dönemsel şartlar, kimlik ve kişilik sahibi bireyler ve sorumluluk sahibi bir toplum oluşmasına imkân vermediği gibi bir sürece yayılan, planlı, programlı bir mücadeleyi de imkânsız kılmıştır. Bu haleti ruhiyenin bir yansıması olarak kitleler, egemenlerin baskı ve zulümleri karşısında susmayı tercih ederken, kendi içlerindeki farklı sesleri mahkûm etmekten de geri durmamışlardır.

 

Aslında mücadele ezenlerle ezilenler arasında, yani egemenlerle halk kitleleri arasında olması gerekirken, egemenlerin yönlendirmesi ve elbette kitlelerin din algılarının da bir sonucu olarak mücadelenin tarafları değişmiş; mücadele ve kavga kitlenin içine kaymıştır. Kitle kendi içinde yüzlerce parçaya bölünmüş, kitle içindeki farklı her söz ve davranış kavga nedeni haline gelmiştir.

Bugün dünyasının, özellikle de içinde bulunduğumuz coğrafyanın acı gerçeği budur. Tepkiler din ve yaşam biçimi haline gelmiştir. Tüm bunlar hayat doğal seyrinde yürümediği, aklın, tecrübenin, muhasebenin, merhametin, adalet duygusunun, irade ve tercihin devre dışı bırakıldığı için böyle olmuştur.

 

Elbette hayat, olması gerektiği gibi olmadığında, doğal seyrinin dışına çıktığında olması gereken tepkileri, itirazları, ortaya konan muhalefeti ve mücadeleyi de tepkisellik olarak görmediğimizi ifade etmemiz gerekir. Söyleye geldiğimiz gibi tepkilerin din haline getirildiği bir yaşam biçiminin yanlış olduğu gibi tepkisiz bir hayat da hayat değildir. Çünkü haksızlığa karşı çıkmak veya ani bir refleksle haksızlığa karşı tepkisini ortaya kaymak, sesini yükseltmek insanoğlunun en doğal hakkı olduğu gibi en insani yanıdır da. Doğal ve insani olmayan haksızlığı sineye çekmektir ve bu tavır en az tepkisellik kadar tehlikeli bir hastalıktır. Duygu ve heyecanı ölmüş bir insanın veya toplumun bir cesetten ne farkı olabilir ki. Haksızlığa tepki koymak, itiraz etmek kişinin ve toplumun sağlıklı olduğunu gösterir. Önemli olan kişinin hayatının sadece itirazdan ibaret olmamasıdır.

 

Tepkilerimiz ve itirazlarımız egemenleri daha güçlü değil daha adil hale getirmeli, onlara, alttakilerin ne düşman ne de sürü olduğunu hatırlatmalı, en önemlisi de bizim haklılığımızı perçinlemelidir. Tepkilerimiz ve itirazlarımız, bize akletme, sağduyulu olma, adaleti gözetme, planlı hareket edebilme kapılarını kilitlemediği gibi bizi içinde yaşadığımız topluma da yabancılaştırmamalıdır. Tepkiler, tepki olsun veya birileri bir şeyler yapıyor, öyleyse bizimde bir şeyler yapmamız gerekir diye değil, varlığımızı güçlendirmek, haklılığımızı pekiştirmek ve adaleti ikame etmeye yönelik olmalıdır. Böyle bir tepki ve itiraz bizi yokluğu, fakirliği, müsamahasızlığı ortadan kaldırmamıza, affı ve merhameti elden bırakmamıza, tövbe kapısını açık tutmamıza neden olur. Zaten çok zor şartlarda sürdürülen günlük hayat daha bir çekilmez hale getirilir ve yaşanılan her yeni durum karşımıza ya yeni bir tepkisellik veya içe kapanma olarak tezahür eder. Böylece yüzyıllardır süregelen/ oluşan/oluşturulan bu kısır döngü dönmeye devam eder.

 

Bu nedenle içinde bulunduğumuz şartları ve çevremizi gereği gibi kavrayıp okuma yanında hayatın sadece bugünden ibaret olmadığını, bir dünü ve yarını olduğunu, bu mahallede, bu ülkede, bu dünyada yalnız olmadığımızı bilmemiz gerekir. Elbette çevremizi okuyabilmemiz, onunla barışık olabilmemiz için kendimizi okumamıza, kendimizle barışık olmamıza ve kendimizle ve inandıklarımızla yüzleşmemize bağlıdır. İnandığımız şeylerin gerçekten din olup olmadığını, din dediğimizin Kur’an’î bir dayanağının bulunup bulunmadığını teyit etmemiz gerekir. Bu konuda atılacak ilk adım, bir Kur’an meali alıp okumaktır. Çünkü Kur’an, kendimize ve çevremize ayna tutacağı gibi zihnimizi de arındıracaktır. Kur’an’ı anlamanın yolu aklımızı devre dışı bırakmadan, dilin imkânlarını göz ardı etmeden, indiği dönemin gerçekliğini ıskalamdan “onu, durmadan dinlenmeden, durmadan dinlenmeden, durmadan dinlenmeden…” okumaktır. “Allah kendi yolunda mücadele edenleri elbette yoluna eriştirir” (29/69).

Share
#

SENDE YORUM YAZ

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.