Hz. Nuh, “Rabbim ben yenildim!” demişti.

950 yıl süren bir mücadelenin sonunda geldiği sonuç buydu.

Bunu biraz açalım.

Tam 950 yıl, gece gündüz, ayakta ve oturarak görevini yapmış ve sonuç olarak da Rabbine artık dayanacak gücü kalmadığını söylemişti.

Yenilmişti.

Bu süre içerisinde kendisine inanan insan sayısı ancak bir gemiyi dolduracak kadar da azdı.

Hz. Nuh`un yenilgi sebebi, haksız olduğundan ya da davasını iyi anlatamadığından değildi.

Süre yetmemesi, gerekli dokümanla desteklenmemesi de söz konusu değildi.

Buraya kadar geldikten sonra olayın bize düşen nasihat kısmına gelelim.

Hz. Nuh bir elçiydi. Görevi, kendisine verilen emirleri en güzel şekilde insanlara anlatmaktı.

Yani bilinen bir tabirle ” zaferle değil seferle mükellefti”

Ki, zafer içinde tüm materyalleri kullanmış ama zafere ulaşamamıştı.

 

“Demek ki haklı da olunsa, hakkı savunacak tüm yeteneklerle donatılmış da olunsa mağlubiyet söz konusuydu.”

Tabi olaya Nuh Tufanına kadar böyle baktığımızda, bir mağlubiyet tablosunun içimizi burkması kesin.

Ama bizim özellikle dikkatimizi çekmesi gereken yönlerden birisi de şu olmalı:

Nuh`un Rabbi, onun “ben yenildim” serzenişi duydu ve ona bir gemi inşa etmesini söyledi

Yenilmiş, kaybetmiş bir peygamber Nuh, bu mağlubiyetin yüreğinde oluşturacağı hiçbir olumsuzluğa yer vermeden bir gemi inşasına başladı.

Hem de karada.

Hem de daha ortalıkta tufanın ipucu bile yokken.

Yenilmişsin ve şimdi de karada bir gemi inşasına başlamışsın.

Niye?

Çünkü Rabbin sana öyle emretmiş.

Üstelik içinde hiçbir şüphe bile yok!

Şimdi de tüm çabalarını karadaki gemi için veriyorsun ve son limana demir almak için çabalıyorsun.

İşin ilginç yanı, ajite! yanı, başka bir yanı da; kendi akrabalarını bile bu gemiye alamıyorsun.

Son ve gayri ihtiyari bir çabayla sesleniyorsun ardından;

“Ama Rabbim o benim ehlim!”

Göklerden bir nida geliyor sonra;

La!

Yani hayır. O senin ehlin değil.

 

Senin ehlin; kardeşin, vatandaşın, hemşerin değil!

Senin ehlin; senin dinine inanan kimselerdir.

Onları hiç bilmesen bile.

Onlarla aynı dili konuşmasan bile.

Onlarla aynı coğrafyada yaşamasan bile.

Yani aynı kitabın inananı olanlar; senin, bizim kardeşimiz ve ehlimiz.

 

Hz Nuh kıssasından elbette bir tebliğci olarak, bir dinleyen olarak, bir Müslüman olarak alacağımız çok şey var. Ama yukarıda anlatılanları ve ondan çıkaracağımız tüm dersleri yine yukarda tırnak içerisinde bırakıp başka bir noktasına dikkat çekmek istiyorum âcizane.

 

Şimdi burada, şu hayat denilen meşgalenin tam da ortasında, adı değişik de olsa, kişiye göre çeşidi değişse de dünyada ki tüm bu yorgunlukların içinde imtihandayız.

Yani;

Nuh`ta yok gemi de.

Ama tufan var

Ama tufan var

Ama tufan…

Karamıza su sızıyor.

 

Dünya bir tufan olarak üzerimizde. Ha düştü ha düşecek. Kimimiz mal, kimimiz makam, kimimiz nefis tufanında boğulmak üzereyiz.

Bu tufanların tehlikesinden bahseden nasihatleri dinlemiş, üstelik anlamış ve iman etmişiz. Kendimizi; daha zamanı var, biraz da geçsin vb mazeretlerle oyalıyoruz.

Tufan bu! şakası mı olur? Aniden bastırıp gemimizi batırabilir.

 

Bu endişeleri en güzel mazeretlerle bertaraf etmeye çalışanların boğulma sahneleri de gözümüzün önünden geçip duruyor üstelik.

Adım adım boğuluyoruz. Dışımız tam bir felaketken, en çok da içimizde bu fırtına.

Yüreğimize kadar yükselmiş sular. İçimizde bir nefesçik yürek kalmış.

Sürekli sığınacak bir koruluğa ihtiyaç duyan insanın en yakın sığınağı da yine kendi içinde saklı. Göğüs kafesinin gerisinde; etten, kemikten korumalarla sarmalanmış bu beldeye ister “Hira” deyin, ister “yedi uyuyanlar mağarası” deyin, isterse “yunus balığı” deyin. Ne derseniz deyin ama mutlaka orasının kutlu bir belde ilan edilmesi gerek sonuçta.

Dışımızdaki tufanlardan içimizdeki gemiye sığınacağız çünkü. Topraktan inşa edilmiş dünya insanının; gözü nemli, dili dualı, içi de gereğince imanlı tek emin beldesi olan yürekte tüm doğa felaketlerine karşı atamız Nuh`un asırlar önce inşa edip yarenleriyle kurtulduğu o gemiyi illa ki, ama mutlaka, ama geciktirmeden inşa edip oradaki küçük dünyamızda yaşamaya çalışmalıyız.

Bedenimizde mutlaka kurtarılmış bir beldemiz olmalı. Bunun adı yürekse eğer; bu, yani yürek, kurtarılması en zor ve kurtarıldıktan sonra da sığınılacak en güzel beldedir, hiradır, gemidir..

İnsanın sığınılması en zor yer yüreğidir, çıkılması da…
İnsanın tutulması en zor yer yüreğidir, bırakılması da…

Yüreğimizin içinde; zikirden tablolar, enfes kokulu çaylar, güneşin doğuşuyla batılı manzaralı ağlar, içine girip de dışarı çıkmak istemeyeceğimiz hülyalar, kimselerden habersiz ak alınlı secdeler, gözü yaşlı mırıldanmalar, adına dua denilen Rab ile yapılan konuşmalar olmalı.

Dedik ya; Tufan var!
Aslında gemi de…
Ama biraz derinlerde.

07.12.2013

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here