Resim_1315857700Mustafa Yıldız `Ulus Devletin Sonu`nu ve ve `Ulus Devletlerin Gevşek İmparatorluklara doğru evrilişi`ni yazdı.

 

ULUS DEVLETİN İFLASI
– Ulus Devletten Gevşek İmparatorluklar Çağına –
 
 
 
İmparatorluklar Çağının Sonu
İmparatorluklar yakın döneme kadar varlıklarını sürdüren tarihin en eski, en uzun süreli, en yaygın ve en güçlü yönetim biçimleri idi. İmparatorlukların bu denli uzun ömürlü olmasının, bu denli büyüyebilmelerinin, bu denli güçlü olabilmelerinin nedenleri hakkında çok şey söylemek mümkündür. Nitekim İmparatorlukları bu denli uzun ömürlü kılan tarihsel bazı faktörler oldu kadar, modelin kendisinden kaynaklanan bir takım nedenler de vardı.
Bilindiği gibi imparatorluklar çok uluslu devletlerdir. Kendilerini belli bir ulusa nispet etmezler, meşruiyetlerini belli bir ulusa ait olmaktan almazlar. İmparatorlukların meşruiyeti genellikle imparatorların (ve dolayısıyla imparatorun ait olduğu hanedanın) asaletine yahut gücüne dayanır. Bu asalet ve gücün dayanağının dini ya da dünyevi olması durumu değiştirmez.
İmparatorluklar kültürel anlamda heterojen yapılardır. Farklı milletler ve kültürler aynı siyasal çatı altında yaşar. Devletin kurcu ideası belli bir dini, ulusal yahut kültürel birlikteliğe dayanmadığı için, birbirinden farklı ulusların, dinlerin yahut kültürlerin varlığı genellikle herhangi bir sorun teşkil etmez. Bu tür yönetimlerde imparatora bağlılığın dışında tüm imparatorluk tebaasını birbirine bağlayan ortak bir “metafizik ideal”e pek rastlanmaz. Tebaayı birbirine bağlayan tek bağ imparatora olan bağlılıktır.
İmparatorluklar genellikle çok hukuklu devlet modelleridir. Her ne kadar tüm tebaanın uymakla mükellef olduğu ortak bir hukuk sistemi bulunsa da, daha özelde tebaanın dini yahut kültürel tercihleri doğrultusunda farklı hukuk sistemlerinin de uygulanmasında bir sorun görülmez. İmparatorlukların, tebaalarıyla egemenlik ilişkilerinde de farklılıklar olabilir. Yani, imparatorluk coğrafyası içerisinde olan farklı bölgeler, merkezi iktidarla farklı düzeylerde egemenlik ilişkisi içerisinde bulunabilir.
            Bütün bu özellikler, imparatorlukların, tarihin en uzun süreli, en yaygın ve en güçlü yönetim biçimleri olmasında çok önemli roller oynamıştır. Ancak 19.y.y.dan itibaren ortaya çıkan bazı gelişmeler nedeniyle imparatorluklar tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmıştır.
            Bu sebepleri ana hatlarıyla şöyle özetlemek mümkündür:
            1. Fransız Devrimiyle birlikte milliyetçilik düşüncesi yaygınlaşmaya başladı. Milliyetçilik düşüncesinin hızla yayılması imparatorluklar içerisinde yer alan farklı milletlerde ulus bilincinin oluşmasına yol açtı. İmparatorluklar içerisindeki farklı milletler, kendi milli kimliklerinin farkına vararak ayrılıkçı talepleri dillendirmeye ve ayrı bir devlet kurmak için çalışmaya başladılar. Merkezi iktidardan kopuşların ve yeni ulus devletlerin kurulmasının hızlanması imparatorlukların tasfiyesine yol açtı.
            2. İmparatorlukların ekonomik yapıları önemli ölçüde toprağa ve ele geçirilen bölgelerden alınan vergilere dayalıydı. Sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan yeni ekonomik düzene ayak uyduramadılar. Eski ekonomik sistem yeni dönemde devletin finansmanını mümkün kılmadı. Dolayısıyla günbegün zayıflayan bir ekonomi imparatorlukların yıkılışını hızlandırdı.
            3. İmparatorlukların bürokrasisi iyice hantallaştığı için kurumlar işlevlerini yitirmişler, yeni gelişmelere göre kendilerini yenileyememişlerdi. Bir çok kurum ne yenilenebildiği, ne de tasfiye edilebildiği için tam anlamıyla devletin sırtında bir yük haline gelmişti. Normalde devletin ayakta durmasını sağlaması gereken pek çok kurumun devlet için bir ayak bağı haline gelmesi, imparatorlukların yıkılışını hazırlayan en önemli etkenlerden biri olmuştur.
            Yukarıda ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız bu nedenler dolayısıyla imparatorluklar yaşamlarını daha fazla sürdüremediler. Dolayısıyla 20. yüzyılın ilk çeyreği İmparatorlukların tabi ömrünü tamamlayarak yerini “ulus devletler”e bıraktığı bir zaman dilimini işaret eder. Kısacası 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren insanlık tarihinin en eski yönetim biçimlerinden birisi izzet-ü ikbal ile tarih sahnesinden çekilerek yerini modern ulus devletlere bıraktı.
 
 
Ulus, Ulusçuluk ve Ulus Devletin Doğuşu
Latince de “ulus” (millet) anlamına gelen “nation” kelimesinin etimolojik kökeni eskidir. Sözcük, 18. yüzyıldan önceki dönemlerde Batı dillerinde daha ziyade soya veya kökene vurgu yapan bir anlam taşıyordu. Sözcüğün tarihsel anlamından farklı bir anlam kazanması sonraki dönemlerde olmuştur.
Kelime 18. yüzyıldan itibaren daha ziyade siyasal bir anlam kazanır. Ulus kelimesinin modern anlamıyla siyasal alana Fransız Devrimiyle birlikte çıktığı kabul edilse de, kelimenin “etnik – siyasal” anlam alanının şekillenmesi 18. yüzyılın başlarına kadar gider. Fransız Devrimi “Ulus”u “egemenliğin kaynağı” haline getirerek onu siyasal alana taşımıştır. Ulus, sanıldığının aksine kendini egemenliğin kaynağı olarak gören aktif bir özne değildir. Bilakis, Fransız Devrimini gerçekleştiren ulusçuluk düşüncesinin ve kurulan ulus devletin inşa ettiği pasif bir nesne durumundadır. Dolayısıyla modern anlamıyla “ulus” kavramı tarihsel açıdan yeni bir kavramdır. Daha önceki dönemlerde “ulus” adında kendini egemenliğin kaynağı olarak gören etnik-kültürel temelli siyasal topluluğun varlığından söz etmek mümkün değildir.
Ulusçuluk, “Ulus” kavramı üzerinden bir ideoloji / bir dünya görüşü inşa edilmesidir. Diğer bir ifade ile, “Ulus” kavramının ortak dil, ortak kültür, ortak vatan, ortak ülkü vs. gibi birleştirici bağlarla bir “üst kimlik” haline getirilmesi ve bu üst kimliğe siyasal bir nitelik kazandırılarak bunun duygusal – reaksiyonel bir siyasal bilince dönüştürülmesi ve de bu “üst kimlik bilinci”nin toplumun yaşama ve gelişme ülküsü olarak sunulmasıdır.
Ulusçuluk Fransız İhtilalinin armağanı olan ve son birkaç yüzyıldır ilkin Batı’da, daha sonra da tüm dünyada etkili olan bir düşünce akımıdır. Fransız İhtilali gündeme getirdiği “egemenliğin ulusa ait olduğu” ve “ulusların kendi kaderlerini belirleme (self determination) hakkı bulunduğu” anlayışı ulusçuluğun siyasal şiarı haline geldi. Ancak ortada, “kendisinin egemenlik hakkı bulunduğunu düşünen” ve “kendi kaderini belirleme hakkı olduğuna inanan” – modern anlamda – bir “Ulus” olmadığı için, toplumlarda bir ulus bilincinin ve kimliğinin oluşturulması gerekiyordu. Ve nitekim oluşturdu da. Dolayısıyla her ne kadar ulusçuluk kendini ulusa dayandıran bir ideoloji olsa da, aslında varlığını ulusa borçlu değildir. Bilakis pek çok sosyal bilimcinin ve siyaset bilimcisinin de paylaştığı gibi ulusları meydana çıkaran ulusçuluğun bizzat kendisidir.
Ulus devlet” ise ulusçuluğun siyasal anlamda nihai hedefi, diğer bir ifade ile soyut düşüncenin ete kemiğe bürünmüş halidir. Bu bağlamda “Ulus devlet”, devletin, belli bir ulus temelinde yeniden inşası olarak tanımlanabilir. Ancak “Ulus devlet”te “ulus”, devlet için kurucu bir özne olmaktan ziyade kurucu bir “idea”(düşünce)dır. Yani burada söz konusu olan, bir ulusun bir devlet kurması değil, bir devletin kendi kurucu ideasını dayandırdığı ulusu inşa etmesidir. Böylece, kurucu idea olan ulus salt bir idea olmaktan çıkar, fiili / somut bir gerçekliğe dönüşür.
Ulus devletin inşa ettiği millet tasavvurunun tarihsel bir temeli yoktur. Her ne kadar geçmişte de insanlarda kendi kavmine, kendi milletine yahut aşiretine karşı hissi bir bağ varsa da, bunun modern anlamda “ulus / millet” ile kurulan metafizik bağ ile bir alakası yoktur. Geçmişteki bağ tamamen aynı dili konuşmanın yahut aynı ortamı paylaşmanın yol açtığı tabii ve fıtri bir bağdı. Ancak modern zamanlarda bu bağa metafizik bir boyut kazandırılmıştır.
Ulus devlet, kendi meşruiyetini, kendi inşa ettiği “mevhum” bir millet tasavvurunun üzerinden sağlar. Millete metafizik bir kutsallık atfedilir. Böylece milletin kutsallığı üzerinden devletin kutsallığı inşa edilir. Devlet her şeyi bilen, her şeye muktedir, kutsal ve tartışılmaz tanrısal bir güce dönüşür. Devlet, tıpkı Tanrı gibi kutsal bir varlıktır. Hatta “gibi”si bile fazla. O, Tanrı’nın bizzat kendisidir. Nitekim Hegel “Devlet”i yeryüzündeki Tanrı olarak niteler. Yani, Tanrı’nın yeryüzündeki rolünü “Ulus devlet” üstlenmiştir.
Ulus devlette millet ile devlet arasındaki ayrım çok belirsizdir. Hatta yok mesabesindedir. Devlet, milletin örgütlenmiş biçimi olarak algılanır. Yani (kutsal) devlet aslında (kutsal) milletin kendisidir. Devlet her ne yaparsa bunu millet adına, onun yerine yapıyordur.
Siyaset bilimcilere göre ulus devletin tarihi çok eskilere gitmez.  Ulus devlet Fransız Burjuva Devriminin ürünüdür. Genellikle 1650’lerde Oliver Cromwell’in, İngiltere’de, krallığı Cumhuriyet’e çevirmesi ile başlayan sürecin 1786’de Fransız Devrimi ile tamamlandığı ve böylece ilk ulus devletin teşekkül ettiği kabul edilir. Her ne kadar fiili anlamda böyle olsa da, fikri anlamda ulus devleti doğuran gelişmeleri biraz daha geriye götürmek mümkündür. Belki de modern anlamda uluslaşma sürecinin doğuşunu Protestanlığın doğuşuyla başlatmak gerek. Çünkü Batıdaki uluslaşma sürecinde, yani ulus bilincinin oluşması ve ulus devletin kurulması konusunda Protestanlık önemli bir rol oynamıştır.
Roma’daki Katolik Kilisesi Ortaçağ boyunca “Evrensel Hıristiyan Cemaat”in Avrupa’daki tek temsilcisi durumundaydı. Avrupa’daki tüm kiliseler bu kiliseye bağlıydı. Ancak 16. yüzyılın başlarında Alman din adamı Martin Luter’in İncil’i Almanca’ya çevirmesiyle başlayan süreçte yeni bir mezhep olarak ortaya çıkan Protestanlık Katolik Kilisesinin iktidarını parçaladı. 1534’te kurulan İngiliz Anglikan Kilisesi ile birlikte Papalıktan bağımsız milli kiliseler oluşmaya başladı. İncil’in ulusal dillere yapılmış çevirileri bu kiliselerdeki ayinlerde kullanılmaya başlandı. Tabiatıyla Katolik Kilisesi’nin, “Evrensel Hıristiyan Cemaat”in ortak din dili olarak kabul ettiği Latince’ye karşı, ulusal kiliselerin ibadet dili olarak kendi ulusal dillerini kullanmaya başlaması uluslaşma bilincinin artmasında önemli bir rol oynadı. Böylece Protestanlık, ulus devletin ihtiyaç duyduğu ulusun inşa edilmesinde çok büyük bir rol oynadı.
            Bu süreçte Protestanlığın oynadığı rol sadece ulus devletin muhtaç olduğu ulusun inşa edilmesini mümkün kılmaktan ibaret değildir. Protestanlık, doğal olarak Katolik Kilisesi’nin gücünü zayıflattı ve tabiatıyla o oranda da seküler iktidarı yani devleti güçlendirdi. Güçlenen seküler devlet bütün Hıristiyan dünyanın ortak ve birleştirici kimliğini ifade eden dinî ve manevî bütünü parçaladı. Kopan her bir parça kendisine, ait olduğunu düşündüğü ulus çerçevesi içerisinde yepyeni, türedi, “seküler bir kimlik” edindi.
Ardından Fransız İhtilalinin tetiklemesiyle birlikte milliyetçilik düşüncesi yaygınlaştı. İmparatorluklar içerisinde ulus temelli ayrılık talepleri arttı. Ayrılıkçı hareketler güç kazandı. Peş peşe kopmalar baş gösterdi ve ulus temelli devletler / devletçikler kurulmaya başladı. Kısacası seküler düşünce karşısında zayıflayan din ve yukarıda zikrettiğimiz sebepler dolayısıyla eski gücünü yitiren İmparatorluklar ulus devlet talepleri karşısında direnemediler. Böylece modern ulus devlet insanlık tarihinin yeni devlet modeli olarak siyaset sahnesine arz-ı endam eyledi.
            Gevşek İmparatorluklar Modeline Doğru
Ulus devletlerle tanışalı yaklaşık 200 – 250 yıl; İmparatorluklar çağını geride bırakalı ise yaklaşık 100 yıl oldu. Yani, insanlık tarihiyle kıyasladığımızda çok yeni bir durumla karşı karşıyayız. Ulus devletlerin tarihini ortalama bir imparatorluğun ömrüyle kıyasladığımızda kayda değer bir zaman dilimine tekabül etmediği görülecektir. Ulus devletlerin siyaset sahnesine çıkışından yaklaşık 200 yıl, imparatorluklar çağının sona ermesinden yaklaşık 100 yıl sonra insanlık tarihine bir “Mesih” edasıyla arz-ı endam eden ulus devletler insanlığın sorunlarını çözemedikleri gibi tam tersine daha da derinleştirdiler. Dünya ölçeğindeki savaşlar milyonlarca insanın ölümüne sebep oldu. Artan ırkçılık soy kırımlara yol açtı. Makro milliyetçilikler mikro milliyetçilikleri doğurdu. Toplumsal çatışmalar arttı, istikrar kalmadı. Her makro milliyetçilik mikro milliyetçilikleri doğurdu. Her ulus temelli bölünme yeni bölünme potansiyelini beraberinde getirdi. Her ulus devlet, yeni ulus devletleri rahminde taşıdı, besledi büyüttü. Her makro ulus devlet kendi içerisinde yeni mikro ulus devlet taleplerini ortaya çıkardı. Kısacası her ulus devlet insanlık tarihine yeni bir problem, yeni bir çatışma armağan etti. Bir ulus devletin başka uluslara mutluluk getirmesi zaten beklenmiyordu; ama ne yazık ki, kendi ulusuna da mutluluk getirmedi.
Tüm dünyaya insanlığın kurtarıcısı olarak sunulan bu sahte “Mesih” insanlığa kan, göz yaşı ve acıdan başka bir şey sunmadı. Hem makro ölçekte I. ve II. Dünya Savaşları ile, hem de mikro ölçekli bölgesel çatışmalarla ulus devletler yüzyılı insanlık tarihinin en kanlı yüz yılı olarak kayda geçti. İki büyük Dünya Savaşı yaşayıp, milyonlarca insanını kaybeden Avrupa yaklaşık 200 yıl önce bir “Mesih” gibi gördüğü ulus devlet modelinin aslında bir “Deccal”den farkının olmadığını fak etti. Bu gün “Avrupa Birliği” adı verilen ve kıta Avrupa’sındaki ulus devletleri süreç içerisinde egemenlik haklarının pek çoğundan vazgeçerek yeni bir birlik oluşturmaya iten sebep, en başta, ulus devlet modelinin insanlığın sorununu çözecek bir model olmadığının fark edilmiş olmasıdır.
Başlangıçta daha ziyade ekonomik bir birlik olarak başlayan, ama süreç içerisinde aynı zamanda askeri, siyasal ve kültürel bir birliğe doğru evrilen Avrupa Birliği ulus devlet modelini aşacak yeni bir siyasal model olarak ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz Avrupa Birliğinin kurucu ideasının ne olduğu / ne olması gerektiği konusunda farklı yaklaşımların olduğu biliniyor. Ancak her ne olursa olsun, bunların hepsinin ortak noktası iç çatışmaların olmadığı, dini, etnik, siyasal ve kültürel farklılıkların birlikte varlığını sürdürebildiği, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı bir siyasal yapıdır. Bunun pratikte ne kadar gerçekleştiği yahut gerçekleşeceği ayrı bir konudur, ama en azından söylem düzeyinde bu böyledir. Bu yanıyla da Avrupa Birliği ulus devlet modelini aşan, ulus devletleri – “olmazsa olmaz”ları gibi gördükleri – temel iddialarından vazgeçiren bir siyasal modeldir. Dolayısıyla bu yeni model, herhangi bir ulusun “üst kimlik” oluşturmayacağı; kültürel, dini ve etnik farklılıkların bir arada barış içerisinde yaşayabileceği; makro düzeyde ortak bir hukuk sistemi olsa da, mikro düzeyde Birliği oluşturan her devletin kendi özel hukukunu uygulayabileceği bir model olması hasebiyle “Ulus Devlet”in yaklaşık yüz yıl önce siyasal alandan tasfiye ettiği İmparatorluk modelini anımsatmaktadır. Hatta “Birlik”, üye veya aday ülkeler ile farklı düzeylerde egemenlik ilişkisi kurabilmektedir. İmparatorun yerini Avrupa Parlamentosu, imparatora bağlılığın yerini ise Kopenhag Kriterlerine uyum almıştır. Bütün bu yanlarıyla Avrupa Birliği “gevşek imparatorluk modeli” olarak nitelendirilebilecek bir modeldir.
Görünen o ki, yakın tarihlerde Avrupa Birliğine benzer ortak kültürel – siyasal birlikler dünyanın diğer coğrafyalarında da ortaya çıkacaktır. Nitekim bazı kültür havzalarında – şimdilik – ekonomik ve askeri temelli oluşturulan birlikler süreç içerisinde tabii dinamiklerin etkisiyle Avrupa Birliğine benzer siyasal birlikteliklere doğru evrilme potansiyeli taşımaktadırlar. Bunun en yakın adaylarından birisi, İslam coğrafyasında vaktiyle de facto olarak kurulmuş olan Müslüman Ulus Devletlerdir. Süreç, – istenilse de istenilmese de – Müslüman Ulus Devletleri “gevşek bir imparatorluk modeli” sayılabilecek bir “İslam Birliği” oluşturmaya mecbur bırakacaktır. Şu an, çok fazla işlevsel olmasa da, İslam Konferansı Teşkilatı ve D8 gibi örgütlenmeler, süreç içerisinde ortak bir ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yakınlaşmayı artıracak, Müslüman Ulus Devletler, “İslam”ı kurucu bir “üst kimlik” kabul edecekleri bir “İslam Birliği”ne doğru evrileceklerdir. Bu, sadece bir kısım İslamcıların “Mega İdea”sı olmanın ötesinde, iflas eden ulus devletler modelinin kaçınılmaz sonucudur.

KAYNAK: ÖZGÜN DÜŞÜNCE DERGİSİ

www.anteppress.com