”Yalnızlık ancak dostlarla mümkündür. Nesine gerek, kendine yetmeyene başkası”


 

Güzel yazı yazabilme isteği, bir çok insanın ortak arzusu olmuştur. Bu istek bazen bir kompleksten, bazen sevdiğin biri gibi olma isteği yada hayranlıktan, bazen kıskançlıktan, bazen de kendini doğru ve yeterli miktarda ifade edebilme ihtiyacından kaynaklanır.
Benimde iyi yazı yazmayı ya da kendimi yazı ile ifade etmeyi en çok arzu ettiğim zamanlar, çekip giden dostlarımın ardından onlara dair birşeyler yazmak istediğimde ortaya çıkıyor. Çıkıyor, çünkü onlara layık şeyler yazabilmek istiyorum. Ya da onları layıkı ile anlatmak istiyorum.
2004 yılının Şubatı diye hatırlıyorum. İstanbul’da tanıştım Mülayin Tekin hocamla. Bakışı, oturuşu, konuşma uslubu, tebessümü, ağzından çıkan her cümlede müttaki bir mü’min duyarlılığı ile hemen gönlümü dolduruverdi. Sonrasında sık denilebilecek aralıklarla görüştük ben İstanbul’da kaldıkça.Bir türlü sevemediğim İstanbul’da, sevebildiğim az sayıdaki güzel insanla birlikte onu da alıp getirdim yüreğimde Gaziantep’e.

Telefonla görüştük seyrek aralıklarla. Derken yine özleminin yüreğime düştüğü bir günde telefondaki sesini tanımakta güçlük çektim hocanın. Rahatsızdı, sesi çok boğuk ve çatallı geliyordu.Ben kendime has uslubumla takıldım, O kendine has uslubu ile cevaplar verdi ve güldü. Umursamadık elbette. Hastalıktı ve geçecekti. Ama sonra öyle olmadı, bir haber düştü köz gibi. “Mülayim hoca kansermiş dediler, teşhiste çok geç kalınmış dediler. Atlayıp uçağa ziyaret etmek geçti kaç kez gönlümden, Gardaşım Yaşar’a söyledim, onunda gidesi yoktu o aralar. Ve nihai haber düştü kayıtlara. Mülayim hoca gitmişti biz gidemeden.

Hasta iken ziyaretine gidemediğim hocamın, cenazesinden de gününde haberdar olamamıştım. Taziyesi için Mudurnu-Taşkesti’ye gittim. Bir akşam namazı sonrası Kur’an-mevlit türü bir proğram hazırlamıştı Taşkesti`nin hocaları.
Ama yaptığım ve yapacağım hiçbir şey hasretine merhem değildi hoca abimin. Bu yazıyı kaleme aldığımda vefatının üzerinden kırk günü geçti. Ama hala aynı ince bir sızı yüreğimden hergün geçmeye devam ediyor.

Varlık sebebinin kulluk olduğu bilinci ile yaşayıp, ayağı kaymadan ölen bir dosta üzülmek yersiz aslında. Ecel takdir ilişkisini bilen bir mü’min için üzülmek kelimesi de yakışmıyor. Velakin hasret, yeri doldurulamayan kocaman bir boşluk gönülde ve onun uğultusu…Mevsim bahara değil ölüm’e döndü bu sene.
Mülayim Tekin Hocamdan sonra, İmam Hatip Lisesi son sınıf öğrencisi iken yakalandığı ilik kanseri sebebiyle 19 yaşında aramızdan ayrılan Kur’an talebesi Şerif Erdoğan kardeşimizin vefatı da beni derinden etkiledi.

Mülayim hoca, Şerif kardeş derken son noktayı Faruk ağabey koydu.Faruk Aktaş…

Faruk Aktaş’ı Gazze konvoyu ile tanıdım. Konvoyla İstanbuldan gelen Sami Çavuş ağabey vesile oldu tanışmamıza. Faruk Aktaş duruşundaki vakarla, tavırlarındaki naiflikle beni derinden etkiledi. Konvoyda rahatsızlanan Pakistan asıllı İngiliz bir müslümanın doktora gitmesi gerekiyordu, ve Mevla bu iş vesilesi ile Faruk ağabeyi tanıttı bana. Beraberce Dr.Mehmet Solak`ın polikliniğine gittik. Orada birkaç saat kaldık. Bu arada yolda tanıştık, konuştuk. Gece evde kalma davetime haklı sebeblerle hayır dedi Faruk abi.
Sonra sabah tekrar buluştuk. Tekrar o hasta ingiliz müslümanla ilgilendik. Ve nihayet kendisi ile havaalanı yolunda, Perlikaya kavşağında vedalaştık.

Bir sabah Yeni Şafak  gazetesinin manşetinde gördüm Faruk ağabeyi.
Aaa bizim Faruk ağabey ne arıyor burada merakı ile haberi okuduğumda, üçüncü köz düştü yüreğime. Afganistan da düşen uçaktaki İHH gönüllülerinden birisi de Faruk ağabeydi.

-İnnalillah veinna ileyhi raciun. Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz.

Cenab-ı Hak ölen bütün müslümanlara ve hassaten bu üç güzel müslümana Rahmeti ile muamele buyursun inşaallah.

 

26.05.2010