Dengem bozuldu. Dilim damağım kurudu. Hiçbir şey yapamadım. Ağlasam bir zayıflık olur muydu?

Ağlamak zayıfların işidir, ben ise oldukça zayıfım diye Ali Şeriati geldi aklıma. Tutmadım ben de kendimi. Tutamadım.

 

Dünya ne kadar da tuhaf bir yer.

Koca bir âlem ve bu koca âlemin içinde yaşayanların başka başka âlemleri var.

Birisini gördüm geçenlerde. KPSS sınavına geç kalmış, almamışlar, kalmış kapıda. Kendini yerden yere vuruyor, bir çocuk gibi sızlanıyor, kendinden geçiyordu. Nasıl da bağırıyordu arada: Geleceğimle oynadılar, ben senelerce bugün için hazırlanmıştım…

Görünürde, istikbali yitmiş bir gençti bu. Etrafındakiler teskin ediyor, yine girersin, diyorlardı. Ben ve diğer kalabalıklar tuhaf tuhaf izliyorduk onu, gülenler de vardı aramızda, yadırgayanlar da.

Açıklandı sonra bu sınavın sonuçları. Kaybetmiş birini gördüm sonra. Nasıl da üzülmüştü, bulduğu suçlu olarak da elleri en çok da kendi yakasındaydı. O da istikbalini yitirenler arasındaydı. Yüzünde her şeyi yitmiş birinin bakışları asılı kalmıştı.

Dünya bir âlem dedik ya. İşte bu âlemin öteki yüzünü gördüm bir de. Görmese miydim, bilmiyorum, bilmiyorum…

Yasin Börü mesela. Yoksullara kurban eti dağıtırken çetelerce şehid edilip can vermiş, bedenine işkence edilmiş bir mazlum yiğitmiş o. Bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlı. Yüzü nasıl da hala çocuktu, bakışları nasıl hala zavallı…

Haberler şöyle sunuyordu onun haberini:

Gencecik fidan Yasin Börü. 17 yaşındaydı, 11. Sınıf öğrencisiydi. Haya ve ahlak timsaliydi. Nerde otursa güzel ahlakından bahsedilirdi. Yasin şehid edildiğinde aldığı yaralardan dolayı yüzü tanınmayacak durumdaydı. Kimliği günlerce tespit edilemedi.

Öğretmeni onun şehadet haberini duyduğunda şöyle yazmıştı: “ bu sabah senin sehid edildiğini duyduğumda yüreğime ateş düştü be Yasin’im. Hele gövdenden ayırmaya çalıştıkları o mübarek başını tekrar diktiklerini gördüğümde…”

Allah’ım, intikam alıcıların en güzeli sen değil misin?

O günleri n’olursun bize de göster.

Evet, gördüğümde, gördüğümüzde, bu göz, bu kulak bunlara şahitlik ettiğinde aklıma diğer “istikbal ”ini yitirenler geldi, hayıflananlar, ağlayanlar. Elimde ekmek vardı. Kaldı öylece. Bir parçası da ağzımda. Yutamadım. Dolandı durdu.

Kahvaltı masasında ekmek, biraz da zeytin vardı. Soğuğunu bile almamıştım ekmeğin, buğusu hala üzerinde tüten, sıcak olanına bakmıştım oysa. Onlar öylece masanın üzerinde kaldı.

 

Yazmayacaktım böyle şeyler. Bakmayacaktım da, okumayacaktım da, izlemeyecektim.

Ottan böcekten bahsedecektim.

Bahardan, güneşten, yağmurdan güzden…

Ama acı gelip de oturdu yüreğime, kıpırdayamadım.

 

Yüreğime oturdu.

 

Sonra açtım videolarını…

Sabah vakti masamın üzerinde kahvaltılık bir şeyler, soğumaya başlamış çay vardı. Karşıma bu sefer de şehitlerden Hasan Gökgöz’ün babasının o mağrur, o gururlu, o beni yaşlara boğan konuşmasını duyunca, Yasin’in katlediliş haberlerini arkası kesilmeden günlerce okuyunca, katillerinin hala yakalanmadığını da bildikçe utandım, en çok da kendimden utandım…

Oturdum yine aynı duamı yeniledim:

“Ya rabbi, ümmetin yetimlerine katından bir sahip, bir yardımcı gönder…”

 

Yazmayacaktım böyle şeyler. Bakmayacaktım da, okumayacaktım da, izlemeyecektim.

Ama Yasin’den utandım. Onun bedeni, o fidanın bedeni şimdi toprağa konmuş ve bunu yapan zalim eller hala yakalanmamıştı.

Bir muharrem ayında, İmam Huseyin aşığı bu fidanın o çok sevdiği İmam’ın kaderinden nasiplenişine bakıp kendimden utandım…

Yasin Börü ve arkadaşlarının katillerini bulun ağabeyler. En azından gözü yaşlı annelerine bir teselli olsun. Bulun!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here