Yazmak; düşlerde olanın, akılda kalanın yitip gitmesine kıyamamak belki de. Geri dönüp baktığında, ardında bıraktıklarınla göz göze, yürek yüreğe gelme bahsi.

Daha küçük yaşlarda, işaret parmaklarımızla havadaki boşluğa kimselerin görüp okuyamayacağı şeylerle başlarız yazmaya. Kimini tekrar avuç içlerimizle siler, kimini de orada; havada, gökyüzünde öylesine bırakırız, başka oyunlara dalıp giderek.

Yalnız başımıza sokaklara çıkmaya başladığımızda, ellerimizdeki değnek uçlarıyla yağmurların yeşerttiği topraklara yazmaya başlarız daha sonra. Dikkat çekici olan, hep sevdiğimiz şeyler vardır bu yazılarda. Alelacele toprağa kazınıp daha sonra geri silinen isimler… İçimize sığmayan şeylerin, kelimelere dökülmüş cezbe halidir bu.

Gençliğin yürek diplerine sığmadığı zamanlarda, kâğıt ve kaleme de sığmayan yazılar, sokak aralıklarına, duvar diplerine dökülür yüreğimizden. Daha kalın ve silinmez kalemler kullanırız bunları yazarken. Kimisi sevdiğinin baş harflerini yazar, kimisi yaşasınlar, kimisi de kahrolsunlar ile dile getirir yürekçe lisanlarını. Ne sevdiğiniz görür bu yazıları ne de kahrolur kahrolmasını istediğiniz. Ama yazmışsınızdır sonuçta. İçinizdeki sevdanın yalın ayak koşuları dinmiştir az da olsa.

Kaderimize yazılanın oyuncuları olarak, yazgının, yazının gücüne olan inancımız, sevdiğimiz şeyleri de ölümsüzleştirmeye, kalıcı hale getirmeye iter bizleri. Yazı, bunun için kolay bir araçtır. Hayatımızın her anında bir şeyler karalamaya çalışmamız bundan belki de.

Büyüyüp değişen yaşınız ve ömrünüz gibi yazılar da değişir, değişiklik gösterir zaman içerisinde.

Parklardaki banklara ve bazı ağaçlara kazınmış isimler, yazılmış yazılar olarak devam eder yazı serüvenleri. Yazılan isimleri ölümsüzleştirmek, içinde bulunan anı unutmamak ve sizden sonrakilere bir anı olarak yazılır bu yazılar.

Askerliğini yapanlar mesela, buldukları her fırsatta, bulundukları hemen hemen her ortama bu yazılardan yazarlar. Hatta kutsal topraklarda bile bu yazılara rastlarsınız. Falanca memleketten falanca kişi… Ama çoğu zaman nereye ne yazdığını bile unutur bu yazıları yazanlar. O anki duygularıyla, coşku ve heyecanlarıyla bu anı ölümsüzleştirmek isterler. Kendisinin bile unuttuğunu, başkaları da sadece görüp, okumayan bakışlarla süzerler.

Ama yazmak, bir tür tekrar etmektir aynı zamanda. Akıllarda kalması ve unutulmaması istenilen şeyleri hem yazılan kâğıtlara ama en çok da zihinlerine, akıllarına, ezber ve yüreklerine nakşederler. Yazılmasa unutulacaktır. Yazılmasa sürekli değişen düşlerin sisinde yok olacaktır. Ama yazarak yazının şahitliğini yüreklerine muska olarak takıp, bir ömür saklamak isterler her şeylerinde. Hem de ellerinden tutsun isterler sendelediklerinde. Düştüklerinde yeniden tutunup ayakları üzerinde durmaya çalışırlar. Yazı yoldaki işaretleri olacaktır. Yönünü gösteren, önünü gösteren…

Yazmak, bir rahatlama biçimidir biraz da. içine sığmayan duyguları, sorunları ve düşünceleri çoğu kimse “sevgili günlük ” seslenişiyle özel günlüklerine boşaltır, bir tür kendi kendilerine terapi uygularlar. Özel yalnızlıklarını kalem ve kâğıt ile buluşturup, konuşturup ardından geri çekilerek kendi filmini, yalnızlığını izlerler sessizce. Kimisi bir miras hükmünde görür bu günlük yazıları. Kendisinden sonra gelip tıpkı kendisine benzeyenlere bırakacakları en büyük varlıkları olarak işlemeli sandıkların en diplerinde saklarlar.

Bazen de mektuplara yazılıp, aradaki dostluk ve sevgilerin devamını sürdürmeye yarar bu yazılar. Bir hatıra, anı ve hazine olarak saklanır en sıkı yerlerde. Aralara giren dağlara, yollara, kilometrelerce uzaklıklara bir meydan okumadır bu. Yüreğinde hissettiğin ve sevdiğinle arana hiçbir uzaklık biriminin giremeyeceğini, yürekten hissedersen mesafelerin değersiz birer uzaklık olduğunu anlatan meydan okumalar.

“Merhaba” derken kelimeleriniz, yüreğiniz sizden öne geçip, harflerinizden öne geçip dilinizle, sesinizle selenmiş gibi olur bu sıcacık mektuplarda. “Sevgili dost” hitabıyla sanki dostunuz karşınızdaymış da gözlerinizin içine bakarak size seslenmiş, yanaklarınızın alını, gözlerinizin yaşını görmüş de ona yanıtlar yetiştiriyor hisleriyle okursunuz içinize dokunan bu mektupları. Satır aralarındaki yutkunmaları görür, sükûtları hisseder, anlatamadıklarını anlarsınız yarım kalmış dizelerde.

Askere giden nişanlı ve eşlerin arasındaki özlemlerin de giderilmesi için kullanılmıştır çoğu zaman bu mektup yazıları. Ailesine topluca göndermek zorunda kaldıkları mektupları kimi zaman eşler, “her mektubun ardından üç nokta koyacağım, o üç noktalar senin içindir ” türü tüm romantik hareketlerin belini büküp, çok cümle bile kurmadan sadece üç noktayla anlatmışlardır özlem ve en içten sevmelerini. Bir hüner sergilenir hiç farkında olmadan. Sayfalarca yazılarda anlatılamayanı sadece üç nokta ile işleyebilen yürek hüneridir bu.

Zaten az yazarak çok şey anlatmak, çok cümlenin getireceği vebal ve sorumlulukları da telafi ederek içli bir bekleyişe, derin bir sessizliğe salmıştır okuyanı. Tüm sessizlikleri bembeyaz boş sayfalar telafi eder hemen. Gözyaşlarınızdan cevaplar yazar, yanaklarınıza akan yollardan aranızda bağlar kurar ve yüreğinizde yaptığınız kâğıttan gemileri yüzdürürsünüz bu yollarınızda. Bir türkü eşlik eder sizin bu halinize “Gönülden gönüle gider yol gizli gizli.” Herkesin dinlediğine siz ağlar, herkesin güldüğüne siz düşünürsünüz bu mektuplar sayesinde. Anlamınızı bulur, nice güzel anlamlar çıkarırsınız kendi başınıza.

Bazen de yazılan yazılar, bir harita gibi durur önünüzde. Şırıl şırıl akan ırmakları, etekleri orman ulu dağları, anlattıkları, anlatamadıkları, yarım bıraktıkları, acabaları, belkileri ve keşkeleriyle durur önünüzde. Bu haritalardan kendinize yol bulmaya, çıkış aramaya, müjde, neşe ve heyecan aramaya çalışırsınız. Kimi zaman uçsuz bucaksız ütopyalara giderken, kimi zaman da yerinizden kımıldayacak haliniz bile kalmaz. Gözlerin üzerinde dolaştığı harfler, yine ağır ağır döker içinizden gelenleri… Kapatır tekrar okursunuz. Kapatır tekrar okur… Kimi zaman da sadece bağrınıza basarsınız; içinize, yüreğinize… Onun size dokunmasını, anlamasını, dokunan yerlerinizi iyi etmesini beklersiniz. Gözleriniz yumuktur, biraz da nemli… Kimi zaman Mevlana ve Şemsçe düşer kelimeler yazıya. “Yazdıklarımı herkes okuyacak ama sen anlayacaksın sadece” düsturuyla nakış nakış işlenir özge yüreğe. Yazının da kaderi vardır zira. Anlatmak istenenden daha fazla anlaşılabilirken, anlatmak istenilenden daha az ve daha kötü şeyler de edinebilir ona bakan donanımlar, yürekler.

Kendi kendine konuşanlara deli denirken, kendi kendini yazarak anlatanlara, yazarak konuşanlara yazar olarak bakılır. O yazıyı görüp okuyanlar olduğunda ise, artık o yazı yazana ait olmaktan çıkıp okuyanın olacaktır. Böylesi yazılar okuyanın kendi anlamını bulduğu, duygu ve düşlerini gördüğü yazılardır. Bir yürekten çıkıp daha fazla yürekte anlam bulup yaşamasına yol açar. “Beni anlatmış” denilen yazılar olduğu gibi, “ne saçmalamış” türü erozyonlarda yazının makûs talihindendir. Kimi zaman aslında kişinin istediği anlatılırken, sadece ön yargı ve objektif bakamamadan dolayı yazı, hiç istemediği bir yazgının da kurbanı olur. Yazı yenilmiştir burada, yorulmuştur. Daha okunmadan bitmiştir.

Bütün akarsuların, ırmakların ve denizlerin en berrak suyu, pınarında saklıdır. Pınarın gözlerinden akışı ve şırıltısı ulaştığı yerlerin neşesinden daha lezizdir. Daha temiz, daha berrak… Yazının ve yazanın en güzeli ve yeteni de, elbette kalemin ve kelamın sahibidir. Gereksiz, lüzumsuz hiçbir harf yoktur onun defterinde. Hikmet, hedef ve neticelerle süslüdür yazgılara dokunan harfler. Yazının yazgı olduğu, yaşam olduğu müstesna yazılardır çünkü onlar. Okuyanı secdelere götüren, üzerindeki ağırlıkları döküp özgürleştiren, topraktan, çamurdan alıp yücelten yazılardır bunlar. Yaşanması mutlak olup, yaşayana kazanç sağlayan kutsal yazılardır. Edeple okunup, lütufla karşılık görüleceği mücevher sandıklarıdır. Ve yine O`nun omuzlarımıza yerleştirdiği ve hep bizle olan ve bizden ayrılmayan yardımcı yazıcıları da vardır ve her anımıza şahadet ederler; hem de yazarak, akıllarında bile tutmadan. İyisine sevinirler, kötüsüne üzülüp “dur daha yazma, belki daha güzelini yazdırır, kim bilir” diyen endişeli bekleyişlerle.

İlk yazmalardan bahsetmiştik ya; aklımızın başımıza geldiği zamanlardan itibaren bizimle birlikte yazmaya başlayan görevliler, bütün bu yazdıklarımızın en yakın göreni olarak, herkeslerden önce okuyanı olarak; tüm yazdıklarımıza bir not tutarak eşlik ederler yazılarımıza.

Aklımızda, Kiramen kâtibinin yazacağı daha bir yığın fikir vardır. Başınızı kaldırıp, içinizin en derinlerinden tüm samimiyetinizle fısıldarsınız: Ne olur Rabbim, sağıma yazdır!

Bazı yazmalar rahatlamaya, içimizi dökmeye yararken; elimizden tutacak yazmalar, içimizi gerçekten rahatlatacak yazmalar ise sağımıza nakşedilen hayır harfleridir.

İşte bütün bu yazmalarımız, o iki yazıcının yazacağı güzel şeylere vesile olmalıdır. Aynı harfler, ayrı duyguları anlatabilir. Aynı yazılar, sadece güzel bir niyetle bile harflerinin kıymetini arttırabilir.

Yoksa yoksa yazı züldür, kötü şahittir. Ucu kırık bir kalemdir.

Saplanır yüreğe…

 

Küçük bir not: İlk baskısı kısa süre de tükenen YAZININ ŞAHİTLİĞİ isimli kitabımız,ikinci baskısıyla raflardaki yerini aldı. Yüreklerinize şahitlik etmeyi bekliyor..

 

10.10.2013

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here