10505611_611005469007513_2737587258016009402_n[1]Bir şeyi ilk kez yazmaya başlamak her zaman zordur.

Nereden başlayacağını; ilk cümleyi nasıl kuracağını bilemezsin.

Ama ilk harfi yazmaya başladıktan sonra arkası geliyor gördüğünüz gibi.

İlk harfi yazdığın an harfler artarda dizilmeye başlıyor hemen.

Bir de bakmışınız ki, kelimeler el ele tutuşmuş; cümleler kol kola girmiş; tıpkı bir Nisan yağmurunun ardından ortaya çıkan gökkuşağı gibi sayfanın yüzeyini sarıyor.

Yazmak böyle bir şeydir işte; insanı çekiyor kendine; alıyor, götürüyor, sürüklüyor bilinmeyen bir dünyaya doğru.

O dünyanın derinliklerinde kayboluyorsun.

Herkes sanır ki, her yazar ne yazacağını önceden planlar; düşünür, taşınır, belirler ve öyle yazar.

Aslında pek de öyle değildir.

Bilinen tek gerçek ilk harfin kâğıda düşmesidir.

Ondan sonrasını kimse kestiremez.

Bu yolculuk nereyedir; ne kadar sürer; nerede biter bilinmez.

İnsan bu yazı serüveninde nelerle karşılaşır, bilemezsin.

Hüzünle başladığın bir yazı sevinçle sona erebilir.

Ya da tam tersi…

Güzel şeyler yazmak isterken bir de bakmışın ki, içini bir hüzün kaplamış.

Yazının sürüklediği mecrada hissettiğin her duygu kelime kelime, cümle cümle satırlara siner.

Her kelimede iç dünyandan bir şeyler yansır sayfaya.

Bir şeyler kopar ruhundan.

Ama her kopan parça seni azaltmaz.

Tam tersine çoğaltır.

Bu yüzden yazmak tıpkı, doğum yapmak gibidir.

Yazdıkça çoğalırsın.

Zaten okudukların ve gördüklerin ruhunu hamile bırakmıyorsa yazman imkânsızdır.

Ruhun münbit bir rahme sahip değilse, ne okudukların ruhunu hamile bırakır, ne de gördüklerin.

Bu yüzden yazacak olan insanın münbit ve doğurgan bir ruha sahip olması gerekir.

Ta ki, yazdıkça çoğalsın.

Ardından ruhu tekrar hamile kalsın.

Doğum sancıları çeksin ve tekrar doğursun…

Ve böylece sürgit devam etsin…

Aslında yazmadan önce okumaktan söz etmem gerektiğinin farkındayım.

Bir insan okuduklarıyla çoğalmıyorsa, okuduklarını çoğaltmıyorsa niçin okusun ki?

Bir kitap insanın ruhunu hamile bırakmıyorsa, ona doğum sancıları çektirmiyorsa; onda çoğalma ve çoğaltma arzusunu depreştirmiyorsa o kitabı okumuş olmanın ne yarayı olacak, vakit kaybından başka?

Sadece kitapları okumaktan söz etmiyorum tabi ki.

Hayatı okumak da böyledir.

Tabiatı okumak da böyledir.

İnsanları okumak da böyledir.

Olayları okumak da böyledir.

Yaşadığımız herhangi bir olay, gördüğümüz herhangi bir şey, tanıdığımız ve konuştuğumuz herhangi bir insan bizi çoğaltmıyor, bizde çoğaltma arzusu uyandırmıyorsa, o olayı yaşamış olmanın, o şeyi görmüş olmanın, o insanı tanımış, onunla konuşmuş olmanın ne anlamı olabilir ki?

(…)

Yazacak çok şey var biliyorum; ama şu an için hiç keyfim yok…

Bu üç noktayı söz bittiği için değil vakit bittiği için koydum.

Gerisi mi?

Tabi ki en kısa zamanda…

Şimdilik hoşça kalın.

Melekler öpsün kalbinizden.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here