Yazmak kendi kendini tekrarlayıp duran birşeye dönüşür diye korkularla geliyor insanın üzerine. Beğenilme korkusu, anlaşılmama korkusu… Bir de olan bitene seyirci durmak istememenin ağırlığı…


Yazmak kendi kendini tekrarlayıp duran birşeye dönüşür diye korkularla geliyor insanın üzerine. Beğenilme korkusu, anlaşılmama korkusu…

Zaman uzadıkça yazmak zorlaşıyor. Korkular katmerleniyor. Bir an bu işin doğasında bu olsa gerek demek istiyorum. İnsanın küfr üzere yatıp mümin olarak kalkacağı, ya da mümin üzere yatıp kafir olarak uyanacağının söylendiği bir zamanda süreklilik arzeden bir şeyleri konuşmak gerçekten zor benim için.

Belki de biriktirerek dökmek istiyoruz içimizi. Bizce büyük gözüken bir problemin herkese büyük gelmeyeceğini öğrenmiş olduğumdan, belki içime üşüşen can yakıcı meselelerin herkesin üzerine aynı şekilde çöreklenmemesinden olsa gerek bu çekingenlik.

Beled suresinde geçen Sarp yokuşu okuyunca bu çekingenlik garip bir heyecana dönüşüyor. Her ne kadar kuvveden fiile çıkması zor oluyorsa da bu daralmışlıktan çıkmanın yolu ancak söylemekten geçiyor. Söz dilden ağırsa kayar gider ağızdan, Dil sözden ağırsa çıkmaz yerinden. İçimizde ağırlaşan söz tuttuğumuz dile ağır geliyorsa artık, yapacak bir şey kalmamıştır ve akışına bırakmak gerekir.

Önce şu gözünü sevdiğim ruhen kurtulup da bedenen tutsaklığı süren Antep’in çehresine getireyim sözü. Hala başlamayan tramvay seferleri, giderek kahredici bir noktaya sürüklenen trafik, şehrin her yükünü üstünde taşıyan ama tarihi mekanlarına uzak bırakılan insanları geliyor aklıma. Bayazhan’ın önünden akşam vakti geçince içerden gelen çılgın(!) eğlence seslerinin 25 Aralık’ın anlamına ve Şehitkamil’e ne kadar yakıştığını ve bu duruma sessiz kalmanın yeğlenmesinin ne kadar acı olduğunu düşünüyorum. Şehrin belirli yerlerinin düzenliliği için canla başla çalışılırken, ayrı bir belediyelik yapılsalar yok demeyecek kadar büyüyen Perilikaya, Ünaldı mahallelerindeki yolların hala 20 yıl öncesindeki kadar kötü olduğunu görmek insanı kahrediyor…

Tabii biz bunları düşünürken de belediye başkanı sürekli bir yerlerden ödül alıyor. Muhalefetin sesi pek çıkmıyor. Zaten onların çıkardığı ses bile sahte çıkıyor, Kayseri örneğindeki gibi. Adam gibi bir şeyler bulamadan ölüp gidecekler. İnsan üç kere düşünür  beş kere tartar sonra iddia eder bir şeyleri ama olmuyor bir türlü.

Sadaka kültürü diye en önemli düsturumuzu yani tasadduku yani sadakatimizi küçümseyenler  “sosyal devlet” zihniyetiyle millete maaş vereceklerini ve bunun şimdilerde yapılan gibi “oy avcılığı” olamayacağını düşünüyor. Öğrencilere bel bağlayıp kendi kendilerine devrimcilik oynayan muhalefet bir yandan Fethullah Gülen için fenomen diyen birini sırf muhafazakar seçmeni oyalamak için barındırmaya çalışırken, diğer yandan aynı kişiye “bu adamın burada işi olamaz” restini çekiyor. Samimiyetsizliğin bu kadarına pes doğrusu!

İktidar, Allah’la maslahat arasında gidip geliyor. Doğru gibi görünen yanlışları, yanlış gibi görünen doğruları ağzına sakız etmesini iyi biliyor. Muhalefetin samimiyetsizliğine, iktidarın beceriksizliği eklenince gündemimiz sürekli iki kutup arasında götürülüp getiriliyor.

Bu şehrin asli dertlerine, bu ülkenin asli meselelerine akl-ı selimle bakabildiğimiz anda yazmak ve konuşmak daha kolay olacak sanıyorum… Yoksa bu medcezirler bizi yiyip bitirebilir…Üstelik Mustafa Yıldız hocam gibi şeytanın bacağına tekme atmaya mecal kalmayabilir…

25.12.2010

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here