Resim_1300996414Bir toplumun aklı selim insanları, hangi dünya görüşüne sahip olurlarsa olsunlar- kendi çocuklarının velayetini devlete bırakarak, devletin çocuklarını zor`la eğitmesini nasıl zorunlu görebilirler? Nasıl olur da `Biz çocuklarımızı gönül`lü eğitecek durumda değiliz, al sen zor`la eğit!` diyebilirler?

 ZOR/UNLU EĞİTİM VERSUS GÖNÜL/LÜ EĞİTİM

Modern Devlet ve Zorunlu Eğitim


Zorunlu eğitimin tarihi çok eskilere gitmez. Bir devletin, halkının bütün bireylerini, kendi iradeleri dışında zorunlu bir eğitime tabi tutması modern zamanlara özgü bir durumdur. Öyle ki, zorunlu eğitimin tarihinin, modern ulus devletin tarihiyle eş zamanlı olduğu söylenilebilir.

Aydınlanma insanlık tarihi açısından köklü değişim ve dönüşümlere yol açmıştır. Bu dönem, hem fikri hem de kurumsal anlamda modern kırılmaların gerçekleştiği bir dönemin adıdır. Pek çok alanda olduğu gibi, eğitim alanındaki en radikal değişimler de Aydınlanma ile birlikte gerçekleşmiştir.

Aydınlanma öncesi dönemlerde devletin eğitimle ilgisi yok denilecek kadar azdı. Devletin eğitimle olan tek ilişkisi, yalnızca, kendi ihtiyaç duyduğu alanlarda (askeri ve bürokratik) personel yetiştirmekle sınırlıydı. Diğer alanlarda ise eğitim halka ait bir etkinlik alanı olarak devam ediyordu. Eğitime devlet müdahale etmediği için, zorunlu ve tek tip bir eğitim de söz konusu değildi. Ayrıca eğitim -ister fizik, ister metafizik alanları içersin- dini bir nitelik taşıdığı için; önemli ölçüde din adamlarının öncülüğünde gerçekleşiyordu. Dolayısıyla geleneksel eğitimin en temel vasıfları sivil, serbest ve dini olmasıydı.

Aydınlanma geleneksel eğitimin sadece formunu ve içeriğini değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda anlamını ve işlevini de köklü bir biçimde değiştirmiştir. Bu bağlamda Aydınlanma sonrası eğitimde gerçekleşen üç belirgin değişimden söz edilebilir.

1. Eğitimin devletin denetimine girmesi
2. Eğitimin zorunlu olması
3. Eğitimin sekülerleşmesi

Aydınlanmanın ürünü olan modern devlet siyasal ve kültürel bir monizmi temsil ediyordu. Kendi temsil ettiği değerleri tek ve mutlak değerler olarak gören modern devlet, toplumu bu değerlere uygun olarak dizayn ederek, tek-tip bir toplum kurmayı amaçlıyordu. Dini ve kültürel bütün farklılıklarından arındırılmış, tek-tip bireylerden oluşan bir toplum var etmenin yolu ise, devlet denetiminde zorunlu eğitimden geçiyordu. Dolayısıyla modern devletin tekil ve totaliter anlayışı eğitime yansımakta gecikmedi. Eğitim, devlet denetiminde ve zorunlu hale getirildi.

Kuşkusuz zorunlu eğitime geçiş hiç de kolay olmamıştır. Çünkü batıda geleneksel eğitim, toplumun en güçlü kurumu olan Kilisenin denetimi altındaydı. Modern Devlet kendi iktidarını pekiştirmek ve sürekliliğini sağlamak için çareyi Katolik Kilisesi`nin eğitim alanındaki etkisini kırmakta görüyordu. Bu nedenle batıda, devlet ile kilise arasındaki mücadelenin en yoğun yaşandığı alanlardan birisi eğitim olmuştur. Kilise ve devlet arasındaki sert çatışmanın ardından modern devlet eğitimi kendi kontrolü altına aldı. Eğitimi sekülerleştirerek Kiliseyi eğitimden önemli ölçüde dışladı.

Önceleri batı kültür havzası içerisinde yer alan devletlerde başlayan devlet denetimindeki zorunlu eğitim, kısa zamanda, diğer ülkelerde de kabul görmekte gecikmedi. Pek çok ülke, bu tür bir uygulamanın kendi sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik koşullarına uygunluğunu dikkate almaksızın alelacele zorunlu eğitime geçti.

Şimdilerde zorunlu eğitim, salt fiili bir durum olmaktan çıkmış, modernitenin yeryüzü ölçeğindeki egemenliğine paralel olarak, tartışılmaz mutlak bir doğru halini almıştır. Öyle ki, devlet denetimindeki zorunlu eğitime ilkesel olarak karşı çıkması beklenilen Müslümanlar bile, fiili durumu içselleştirmekte gecikmediler. Oysa buna, ahlaki olarak ilk itiraz etmesi gerekenler Müslümanlar olmalıydı.

Osmanlı`dan Cumhuriyet`e Zorunlu Eğitim


Devlet denetiminde zorunlu eğitim, geleneksel Müslüman toplumun aşina olmadığı bir uygulamadır. Çünkü Müslümanların toplumsal ve siyasal geleneklerinde pek çok şey gibi eğitim de devletten bağımsız olarak hayatiyetini sürdüren bir etkinliktir. Gerçi devlet adamları her zaman eğitimi desteklemişler, maddi ve manevi yardımlarını esirgememişlerdir; ancak hiç bir zaman, eğitimi doğrudan devletin denetimi altına alarak, eğitim kurumlarını resmi kurumlar haline getirmeye yeltenmemişlerdir.

Klasik dönem İslam tarihinde bunun bir tek istisnası vardır ki o da Nizamiye Medreseleri`dir. Nitekim bu deneyimin pek de başarılı olduğu söylenilemez. Kısa bir süre denenmiş, ancak Müslüman toplumun bünyesine uyum sağlamadığı için vazgeçilmiştir. Şayet Nizamiye Medreseleri deneyimini saymazsak, eğitime devletin müdahalesi bizde Osmanlı`nın son dönemlerinde başlar. Medreselerin eski gücünü ve işlevini yitirdiği 19. y.y.`dan itibaren, devlet kontrolünde bir takım okullar açılmaya, bunların yönetimine ilişkin kanunlar çıkarılmaya ve bu okulların sevk ve idaresini sağlayacak kurumlar ihdas edilmeye başlanmıştır.

Aslında Devletin, kadim İslâm geleneğine aykırı olarak eğitime müdahale etmesinin, Osmanlıların batılılaşma serüvenine denk düşmesi hayli anlamlıdır. Burada, toplumun modernizasyonunun, eğitimin kontrolü ile olan yakın ilişkisini fark etmiş bir tutumu gözlemlemek hiç de zor değildir.

Dolayısıyla eğitimin devletleştirilmesi, yukarıdan aşağıya, devlet eliyle modernizasyonda eğitimin etkin bir aygıt rolü üsleneceğini gösteriyordu. Nitekim, devletin eğitime müdahalesinde, Fransız İhtilalinden etkilenen Osmanlı bürokrasisinin payı göz ardı edilemeyecek kadar önemli olmuştur. Çünkü yeni açılan bu okulların tümü, Osmanlıda, modernizasyonun gerçek aktörleri olan askeri ve sivil bürokrasinin ihtiyaç duyduğu insan tipini yetiştirmek amacıyla kurulmuşlardı.

Tanzimat`la birlikte, açılan bu okullar merkezi bir teşkilata bağlanarak, parasız ve zorunlu eğitime geçilmiş ve her mahalle ve köyün, kendi okulunu yaparak, eğitim giderlerini karşılaması zorunlu kılınmıştır. Ancak Osmanlı`nın sosyo-ekonomik koşulları eğitimi bütünüyle devletleştirmeye imkân vermiyordu. Bu yüzden devlet denetiminde zorunlu eğitim istenilen ölçüde yaygınlaşamamıştır.

Cumhuriyet İçin Zorunlu Eğitim Niçin Zorunluydu


Bir yanda modern eğitim kurumları, öte yanda medreseler yan yana eğitimlerini sürdüregeldiler; ve bu ikili tedrisat Cumhuriyet`in kuruluşuna kadar devam etti. Ancak Cumhuriyet 1924`de, Tevhid-i Tedrisat kanununu çıkararak medreseleri lağvetti ve eğitim bütünüyle devletin denetimine verildi.

Cumhuriyet`in kurulduğu yılların sosyo-ekonomik koşulları dikkate alındığında, medreselerin lağvedilmesinin hiç de rasyonel bir eğitim politikası sayılmayacağı ortadadır. Peki, o halde yeni Cumhuriyet niçin böyle bir yol tutmayı yeğledi?

Ekonomik anlamda tam bir sefaleti yaşadığı ve eğitimi üstlenmenin getireceği külfetin altından kalkmasının mümkün olmadığı bir dönemde, niçin eğitimi bütünüyle zorunlu hale getirdi?

Bütün giderleri halk tarafından karşılanan ve devlete herhangi bir külfeti olmayan medreselerin revize edilmesi mümkün iken, niçin kapatılma yoluna gidildi?

Niçin hayli önemli bir eğitici kadro işlevsiz hale getirildi?

Niçin devasa bir ilmi miras ve literatürün bir anda üzeri çizilerek, toplumun ilmi ve kültürel sürekliliğini sağlayan en hayati damar koparıldı?

Bunlar cevaplanması gereken sorulardır.

Bunların nedenini, salt medreselerin yetersizliğine bağlamak mümkün değil elbette. Kaldı ki medreselerin yetersizliği de ayrı bir tartışma konusudur. Belki bunların gerçek nedeni Cumhuriyeti kuran kadroların eğitime yükledikleri misyonda aramak gerekmektedir. O da, devlet denetiminde zorunlu eğitimin, yukardan aşağıya “seküler modernleşme”yi gerçekleştirmenin en etkili yolu olarak görülmesidir. Bu yüzdendir ki Cumhuriyetin kurucu kadroları, Tanzimat`ın batıcı bürokrasisinden devraldıkları bu anlayışı, topluma maliyeti her ne olursa olsun sürdürmekte kararlı davrandılar. Ve dolayısıyla eğitim, Cumhuriyetin kurucu ideolojisinin ve bu ideolojinin yaslandığı dünya görüşünün geniş kesimlere / yeni kuşaklara benimsetilmesinin en etkin aracı olarak kullanıldı.

Bu gün gelinen noktada, devletin, eğitim politikasında ve eğitime yüklediği misyonda herhangi bir değişim gözlenmemektedir. Gerçi zaman zaman bu eğitim anlayışının toplumsal dokuda yol açtığı alerjik etkileri gidermeye yönelik küçük ve göstermelik bazı değişiklikler yapıldıysa da; bu, hiçbir zaman, eğitimin başlangıçta kurulan “resmi”, “zorunlu” ve “seküler” şeklindeki sacayaklarından herhangi birisinin kırılmaya uğraması sonucunu doğurmamıştır. Eğitim, hâlâ -hem de daha da etkin bir biçimde- devlet eliyle, zorunlu olarak, hayatı seküler bir paradigmayla algılayan bireyler yetiştirme işlevini sürdürmektedir.

Zor`unlu Eğitim Versus Gönül`lü Eğitim


Kuşkusuz devletin kurucu iradesinin eğitimin sacayağını “resmi”, “zorunlu” ve “seküler” olarak kurmasında ve bunu muhkem kılabilmek için gerekli çabayı göstermesinde anlaşılmayan bir yan yok. Ancak garip olan taraf, aklı selim insanlardan, insanın tüm insani değerlerini cendereye alarak yok eden bu “şeytan üçgeni”ne yönelik herhangi bir itirazlarının vaki olmaması. Öyle ki, bu sacayağının “seküler” ayağını saymazsak, neredeyse tüm toplum kesimleri bu durumu içselleştirmiş görünüyor. Seküler ayağa tek itiraz ise doğal olarak sadece müslüman çevrelerden geliyor. Ancak onların itirazı da, -daha ziyade- uygulamanın doğurduğu sertliklerin biraz yumuşatılması (başörtüsü yasağının kalkması) gibi noktalarda odaklanmaktadır. Yoksa hiç birisinin “devlet eliyle zorunlu eğitim”e itirazı yok. Hatta kendilerini “acıtmasa” belki eğitimin seküler niteliğine de kayda değer bir itirazları olmayacak.

Oysa eğitimin seküler ayağına -muhtemel- itiraz müslümanlardan beklense bile, hiç olmazsa devlet eliyle zorunlu olan ayağına aklı selim her insan itiraz etmeliydi. Bir toplumun aklı selim insanları –hangi dünya görüşüne sahip olurlarsa olsunlar- kendi çocuklarının velayetini devlete bırakarak, devletin çocuklarını zor`la eğitmesini nasıl zorunlu görebilirler? Nasıl olur da “Biz çocuklarımızı gönül`lü eğitecek durumda değiliz, al sen zor`la eğit!” diyebilirler? Toplumun zor`a boyun eğdiğinden şikâyet edenler, bunda çocuklarının zor`unlu eğitilmesinin etkisini düşünmeleri gerekmez mi? Toplumda günbegün artan sorunlu kişiliklerin zor`unlu eğitimle ilişkisi üzerine düşünülmesi gerekmez mi?

Vesselam soruları hayli uzatmak mümkün. Ancak cevabı o kadar uzatmanın bir anlamı yok. Kısacası artık devlet eliyle zorunlu eğitimin zorunlu olduğuna ilişkin “modern yanılsama”dan kurtulmak zorundayız. Çünkü devlet eliyle zor`unlu eğitim, hem insan fıtratına, hem İslami değerlere, hem insan haklarına, hem de yaşamın gerçeklerine aykırıdır. Zorunlu eğitim sanıldığının aksine, özgür bir insan değil, olsa olsa merkezden planlanan bir kukla, diğer bir ifade ile modern devlet için çağdaş bir köle üretir. Oysa özgür insan ancak “gönül`lü” eğitimin rahminde yetişir.

KAYNAK:

Modernizmin Kıskacında, Liberty Yayınları, 2002, İstanbul